5️⃣🟢⚙️ Karanlıkta Üretim, Bütünsel İnsan Mümkün mü? Marx’tan Bugüne

(Karanlık Fabrikalar – Yazı Dizisi-5)

Akın Öztürk

Karanlık fabrikalarla birlikte sorduğumuz sorular, eninde sonunda insan sorusuna dayanıyor.
İşçisiz üretim, algoritmik denetim, güvencesizlik ve sessizlik…
Bütün bu süreçler yalnızca emeği değil, insanın bütünlüğünü parçalıyor.

Bu nedenle mesele yalnızca “çalışma koşulları” değildir.
Mesele, insanın nasıl bir varlık haline getirildiğidir.

Kapitalizm, insanı tarih boyunca parçaladı:
emeğini bedene, bedeni zamana, zamanı performansa böldü.
Bugün dijital kapitalizm bu parçalanmayı daha ileri bir aşamaya taşıyor.
İnsan artık yalnızca çalışırken değil,
düşünürken, iletişim kurarken, dinlenirken bile ölçülen bir varlık haline geliyor.

Bu tablo karşısında yeniden dönmemiz gereken soru şudur:
İnsan, bu parçalanmışlık halinden kurtulabilir mi?

Karl Marx, insanı hiçbir zaman yalnızca “üreten” bir varlık olarak tanımlamadı.
Onun düşüncesinde insan, bedensel, zihinsel ve toplumsal yönleriyle bütünlüklü bir varlıktır.
Emek, bu bütünlüğün ifadesi olabilirdi;
ama kapitalizm altında, tam tersine, bu bütünlüğün yıkım aracına dönüştü.

Marx’ın “yabancılaşma” dediği şey, yalnızca işçinin ürüne yabancılaşması değildir.
İnsan, kendi yeteneklerine, zamanına, toplumsal bağlarına ve nihayet kendisine yabancılaşır.
Bugün bu yabancılaşma daha derindir;
çünkü artık yalnızca fabrikada değil,
hayatın tamamında üretilmektedir.

Dijital çağda insan,
veriye indirgenen bir profile,
algoritmaların karar verdiği bir nesneye,
performans puanlarıyla tanımlanan bir gölgeye dönüşmektedir.

Bu noktada “bütünsel insan” sorusu,
nostaljik bir özlem değil, siyasal bir iddiadır.

Bütünsel insan,
her şeyi bilen ya da her şeyi yapan bir varlık değildir.
Bütünsel insan,
emeğiyle, düşüncesiyle, toplumsal ilişkileriyle ve yaratıcı gücüyle
parçalanmamış bir varlıktır.

Kapitalizmin bugünkü biçimi,
tam da bu bütünlüğü imkânsız kılmak üzerine kuruludur.
Çünkü bütünlüklü bir insan,
yalnızca daha üretken değil;
aynı zamanda daha itirazcıdır.

Karanlık fabrikalar,
insanı üretimin dışına iterek özgürleştirmez.
Aksine,
onu güvencesizliğe, sessizliğe ve parçalanmaya mahkûm eder.
Algoritmalar, insanın yükünü hafifletmez;
itaatini daha görünmez hale getirir.

Bu nedenle mesele,
“teknolojiye karşı olmak” değildir.
Mesele, teknolojinin kimin hizmetinde olduğudur.

Marx’ın ufkunda bütünsel insan,
ancak toplumsal ilişkilerin dönüşümüyle mümkündür.
Bireysel kurtuluşlar,
kişisel başarı hikâyeleri ya da dijital kaçışlar bu soruya yanıt vermez.

Bugün parikarya olarak tanımladığımız güvencesiz kitleler,
yalnızca bir kriz ürünü değil;
aynı zamanda yeni bir toplumsal potansiyel taşır.
Bu potansiyel henüz dağınık,
henüz parçalı ve çoğu zaman sessizdir.
Ama insanın bütünlüğü,
tam da bu parçalanmışlık deneyimlerinden yeniden kurulabilir.

Bütünsel insan,
bugünün koşullarında bir sonuç değil;
bir mücadele hattıdır.

Bu hat,
emeğin yeniden toplumsallaştırılmasını,
zamanın geri kazanılmasını,
teknolojinin kamusal denetime açılmasını
ve insanın yalnızca üretimle değil,
yaşamla yeniden bağ kurmasını gerektirir.

Karanlık fabrikalar,
bize insanın neye indirgenmek istendiğini gösteriyor.
Bütünsel insan fikri ise,
insanın ne olabileceğini hatırlatıyor.

Bu bir ütopya değil;
bir yön tayinidir.

Ve belki de bugün,
karanlığın bu kadar derinleştiği bir çağda,
en gerçekçi soru şudur:

Parçalanmış bir dünyada,
insan kendi bütünlüğünü yeniden kurmayı başarabilecek mi?


Bu yazı dizisi boyunca,
dijital kapitalizmin emek üzerindeki tahakkümünü yalnızca teşhir etmeye değil,
onu birlikte düşünmeye, tartışmaya ve anlamlandırmaya çalıştık.

Karanlık fabrikaların ardında kalan görünmeyen emeği,
algoritmalarla kurulan denetim biçimlerini,
güvencesizliğin kalıcılaştığı yeni sınıfsal halleri
ve “işçisiz üretim” mitiyle örtülen gerçekleri birlikte izledik.

Bütün bu başlıklar bizi tek bir soruda buluşturdu:
Bu düzen, insanı neye indirgemek istiyor
ve biz buna karşı neyi savunabiliriz?

Burada mesele yalnızca üretim süreçleri değildir.
Mesele, emeğin, zamanın, düşünmenin ve yaşamın
kimin denetiminde olacağıdır.

Bu nedenle bu yazı dizisi,
kesin cevaplar vermekten çok,
ortak bir siyasal ve insani ufuk açma çabasıdır.

Çünkü biliyoruz ki,
emeğin parçalandığı, sessizliğin yönetim biçimine dönüştüğü bir dünyada,
insanın bütünlüğü ancak birlikte yeniden kurulabilir.

Ve bugün, belki de en gerçekçi soru şudur:
Bu karanlığın içinden, birlikte başka bir yaşam hattı açabilir miyiz?