Türkiye’de Otoriter Rejimin Kökleri (Yazı Dizisi-1)
1. İmparatorluktan Cumhuriyete: Burjuva Cumhuriyetin Sınıfsal Temelleri
Akın Öztürk 13/09/2025
Türkiye bugün karanlık bir otoriter rejimin pençesinde. Ama buraya bir günde gelmedik. Bu süreci anlayabilmek için tarihe, devletin ve sınıfların uzun yolculuğuna birlikte bakmamız gerekiyor. Bu nedenle önümüzdeki haftalarda, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne otoriterliğin nasıl şekillendiğini tartışacağımız bir yazı dizisine başlayacağız.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten bugüne uzanan çizgide devlet, hep halkın üstünde duran, onu terbiye eden ve gerektiğinde bastıran bir aygıt olarak işlev gördü. Bu, tesadüf değildi: Osmanlı’nın son dönemlerinden devralınan merkeziyetçi, bürokratik ve otoriter gelenek, 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluşunda da yeniden üretildi.
Bugün çoğu anlatıda Cumhuriyet’in ilanı bir “demokratik devrim” olarak sunuluyor. Oysa sınıfsal açıdan baktığımızda, bu modernleşen Türk burjuvazisinin kendi devletini kurma sürecidir. Halkın geniş kesimleri –köylüler, işçiler, ezilen uluslar– bu kuruluşa edilgen biçimde katıldı. Talepleri ve hakları ise “devletin bekası” adına bastırıldı.
Oysa 1920’de açılan Birinci Meclis, tüm çelişkilerine rağmen, daha geniş bir toplumsal temsiliyeti barındırıyordu. Azınlıkların, farklı halkların, yerel önderlerin ve hatta sosyalist eğilimlerin kısmen de olsa görünür olabildiği bir meclisti. Fakat 1923’te burjuvazinin kendi dar iktidarını tahkim etmesiyle bu çoğulcu damar kesildi, devlet–parti–sermaye eksenli yeni bir merkez inşa edildi.
İşçi sınıfının bağımsız siyaset sahnesine çıkış girişimi de daha en baştan şiddetle ezildi. Türkiye Halk İştirakun Fırkası iki kez kapatıldı; Mustafa Suphi ve 15 yoldaşı Karadeniz’de katledildi. Bu katliam, Cumhuriyet’in kuruluşunda işçi sınıfına ve sosyalist harekete tanınan “sıfır tolerans”ın en acı göstergesiydi.
Cumhuriyet böylece başından itibaren iki çelişkiyi içinde taşıdı. Bir yanda modernleşme, çağdaşlaşma, laiklik iddiası… Diğer yanda devletin mutlak üstünlüğü, sınıfsal ve toplumsal taleplerin bastırılması.
Buradan hep birlikte şu soruyu sormamız gerekiyor: 1923 Cumhuriyeti bir burjuva cumhuriyeti ise, burjuvazi neden kendi cumhuriyetini sürekli otoriter yollarla ayakta tuttu?
Cevap, Türkiye burjuvazisinin karakterinde gizli. Bu sınıf, hiçbir zaman özgür bir işçi sınıfı ya da örgütlü bir köylülük üzerinden egemenlik kurmadı; tersine onların bağımsız gücünden daima korktu. “Halk için ama halka rağmen” anlayışı tam da bu çelişkinin ifadesiydi.
Üstelik Türkiye gibi yarı-sömürge bir ülkede burjuvazi, emperyalizme bağımlı olduğu için hiçbir zaman özgüvenli olamadı. Sermayesini büyütmek için devletin baskısına, kolluk güçlerinin korumasına, siyasal kısıtlamalara ihtiyaç duydu. Batı’da uzun mücadeleler sonunda kazanılan demokratik hakların Türkiye’de kök salmamasının temel nedeni işte burada yatıyor.
Sonuç olarak 1923 Cumhuriyeti, kâğıt üzerinde “ulusal egemenlik” ile doğdu ama gerçekte bürokrasi, ordu ve sermaye ittifakının şekillendirdiği otoriter bir cumhuriyet olarak gelişti. Halkın gerçek temsilciliği, işçilerin bağımsız gücü ve ezilenlerin eşitliği bu çerçevenin dışında bırakıldı.
Bir sonraki yazıda, tek parti yıllarına gireceğiz: Modernleşme ile otoriterleşme nasıl aynı anda yaşandı?
Yorum bırakın