2️⃣🌍 Almanya: AFD’nin Yükselişi ve Refah Korkusunun Siyasallaşması (Bölüm 1)

Kapitalizmin Kriz Rejimi: Dünyada Yeni Otoriter Dalga (Yazı Dizisi-2)

Akın Öztürk 09 Kasım 2025

Almanya uzun yıllar Avrupa’nın “istikrar adası” olarak anıldı. Sanayi üretiminin gücü, sendikal geleneğin sürekliliği ve sosyal devletin kalıntıları, ülkeyi krizlerin dışında tutan bir duvar gibiydi. Ama 2008 krizi o duvarı sarstı. Kapitalizmin merkezinde başlayan ekonomik dalgalanma, yalnızca finans sistemini değil, toplumun sınıfsal dengelerini de değiştirdi. Bugün o sarsıntının en görünür siyasal sonucu, “Almanya için Alternatif” (AFD) adlı aşırı sağ partinin yükselişidir.

AFD, 2013’te Avrupa Birliği’nin ekonomik politikalarına tepki olarak doğdu. Başlangıçta , AB karşıtı bir hareketti. Ancak kısa sürede ırkçılığa, göçmen düşmanlığına, “ulusal kimlik” söylemlerine dayalı klasik bir sağ-popülist çizgiye dönüştü. 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yüzde 16 oy alarak ülkede ikinci parti haline geldi. Bu yükseliş bir tesadüf değil; kapitalizmin kendi krizini yönetemediği her dönemde, kitlelerin öfkesinin sisteme değil, “ötekine” yönlendirilmesinin tipik örneği.

2000’li yıllarda Almanya, neoliberal reformların en kapsamlısını uygulayan Avrupa ülkelerinden biriydi. Hartz yasalarıyla birlikte iş güvencesi azaldı, sosyal haklar budandı, sendikalar zayıflatıldı. “Esnek çalışma” kavramı işçiyi güvencesizliğe, “rekabet gücü” kavramı emeği ucuzluğa mahkûm etti. Sanayi bölgelerinde işsizlik artarken, prekarya sınıfı —güvencesiz, geçici, taşeron işçiler— büyüdü. Marx’ın “yedek sanayi ordusu” yeniden sahneye çıktı ama bu kez yeni biçimiyle: dijitalleşmiş, atomize olmuş, örgütsüz.

Bu ekonomik zeminde ideolojik dönüşüm kaçınılmazdı. “Refah korkusu” denen yeni bir toplumsal bilinç biçimi doğdu. İnsanlar artık refahlarını korumak için değil, kaybetmemek için yaşıyorlardı. Sermaye sınıfı, bu korkuyu politik bir sermayeye dönüştürmeyi bildi. AFD tam da bu korkunun siyasal biçimidir. Krizin gerçek nedenleri gizlenirken, faturası “göçmenlere”, “Brüksel’e” (yani Avrupa Birliği’nin merkezindeki neoliberal bürokrasiye), “Yeşil politikalar”a kesildi. Sermaye kendi krizini “kültürel tehdit” masalıyla örttü.

Bugün Almanya’da AFD’nin tabanı, klasik sağ seçmenle sınırlı değil. Eski sanayi kentlerinde, işsizliğin yükseldiği bölgelerde, hatta doğu eyaletlerinde genç işsizler arasında da yükseliyor. Bu, kapitalizmin yarattığı yeni bir çelişkinin ifadesidir: emekçiler, sermaye düzeninin mağdurları oldukları halde, sisteme değil, sistemin sahte düşmanlarına yöneliyorlar.

Marx’ın “insanlar kenditarihlerini yaparlar, ama seçtikleri koşullarda değil” sözü burada yeniden anlam kazanıyor. İşçi sınıfı kendi tarihini yapacak kosullardan uzaklaştırılmış, ideolojik manipülasyonla edilgenleştirilmiş durumda. Sermaye, kriz döneminde rıza üretimini yalnızca medya ve devlet aracılığıyla değil, kültürel kimlik üzerinden de kuruyor. “Alman kimliği”, “Hristiyan değerleri”, “göçmen tehdidi” söylemleri, sınıf çelişkilerinin yerini alan yeni toplumsal ayrışmalar haline geliyor.

Bugün Almanya’da olan biten yalnızca bir parti yükselişi değil; üretim ilişkilerinin çözülmesinin ideolojik biçimidir. Kriz, emeğin maddi koşullarını olduğu kadar, bilinç koşullarını da dönüştürür. İşçi, artık üretim sürecinde değil, korkularının içinde var olmaya başlamıştır. AFD bu korkunun siyasal dili, bu yabancılaşmanın politik örgütlenmesidir.

Kapitalizmin kriz dönemlerinde sermaye, en iyi kendine “alternatif” yaratarak ayakta kalır. AFD de tam olarak bu işlevi görmektedir: sistemin alternatifi değil, güvenlik supabıdır. Kitleler, sisteme değil, onun yeni ambalajına yöneltilir. Refah korkusu, sınıf bilincinin yerini alır. İşte bu nedenle Almanya örneği, yalnızca bir ülke deneyimi değil; krizin evrensel bir siyasal formudur.

🕰️ Sınıfın Sesi – Tarih ve Siyaset Yazı Dizileri