Türkiye’de Otoriter Rejimin Kökleri (Yazı Dizis-3)
Emperyalizme Bağımlılık ve Demokrat Parti İktidarı
Akın Öztürk 21/09/2025
Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, tek parti döneminin otoriter yapısına karşı bir “özgürlük” söylemiyle sunuldu. “Yeter, söz milletindir” sloganı geniş kitlelerde umut uyandırdı. Ancak bu iktidar değişimi yalnızca içeride bir siyasal dönüşüm anlamına gelmiyordu; asıl olarak Türkiye’nin emperyalist sisteme hızlı bir eklemlenmesinin önünü açıyordu. Tek parti döneminin kapalı ve korumacı ekonomi politikalarının yerini Marshall Planı ve Truman Doktrini çerçevesinde alınan yardımlar aldı. Bu yardımlar tarımda makineleşmeyi hızlandırdı, fakat aynı zamanda Türkiye’yi ABD kredilerine ve ithalat rejimine bağımlı hale getirdi. 1952’de NATO’ya katılım ise bu bağımlılığı askeri ve siyasi düzeyde kurumsallaştırdı. Türkiye, emperyalist sistemin hammadde ve tarım ürünü sağlayıcısı konumuna itilmişti.
Bu süreçte palazlanan Türkiye burjuvazisi, emperyalist yardımların ve dış ticaretin sağladığı imkânlarla güçlenirken, işçi sınıfının örgütlenme çabaları sert biçimde bastırıldı. Çok partili hayata geçiş, işçiler için demokrasi anlamına gelmedi. 1946’da sendikalar kurulmaya başlayınca devletin cevabı şiddet oldu. Grev hakkı tanınmadı, yeni sendikalar kapatıldı. Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TKSEP) daha kuruluş aşamasında dağıtıldı. TKP kadroları ise sürekli gözaltında ya da hapisteydi. Basın da aynı baskıdan nasibini aldı: 1945’te Tan Gazetesi ve sol yayın organları kışkırtılan bir güruhun saldırısıyla yerle bir edildi, failler cezalandırılmadı. Çok partili düzen, sol düşünceye baştan kapatılmıştı.
Demokrat Parti iktidarı, bir yandan içeride “hürriyetçi” bir görüntü sunuyor, öte yandan işçilerin hak arayışına devletin zor aygıtlarıyla yanıt veriyordu. 1950’lerde grev hakkı hâlâ yasaktı. 1952’de Paşabahçe işçilerinin fiilî grevi polis şiddetiyle bastırıldı. Sosyalist dergiler kapatıldı, solcular sık sık tutuklandı. İşçi hareketinin önünü açabilecek en ufak girişim “komünizm” suçlamasıyla ya bastırıldı ya da yargı önüne çıkarıldı. Bu nedenle Demokrat Parti’nin “özgürlük” söylemi, işçi sınıfının yaşamında yasaklar, baskılar ve düşük ücretlerle birleşen bir ikiyüzlülükten ibaret kaldı.
Kürt meselesinde de farklı bir yol izlenmedi. 1950’ler boyunca Kürt kimliği yok sayıldı, bölge üzerindeki askeri ve idari baskı artırıldı. Devletin otoriter çekirdeği hiç sarsılmadı.
Ve en dramatik örnek: 6–7 Eylül 1955 pogromu (azınlıklara yönelik devlet destekli kitlesel saldırı ve yağma). Devletin kışkırtmasıyla İstanbul’da Rumlara, Ermenilere ve Yahudilere yönelik büyük bir şiddet ve yağma dalgası yaşandı. Yüzlerce ev ve işyeri talan edildi, kadınlara tecavüz edildi, kiliseler yakıldı. Demokrat Parti hükümeti bu şiddete göz yumdu, hatta yönlendirdi. Çok partili düzen, azınlıklar için korku ve yıkım demekti.
Dolayısıyla Demokrat Parti dönemi, yalnızca iç siyasetin serbestleşmesi ya da muhafazakâr bir dönüşümün sembolü olarak değil, aynı zamanda Türkiye’nin emperyalizme göbekten bağlandığı ve işçi sınıfı, Kürtler, azınlıklar ile sosyalist hareketin sistematik biçimde bastırıldığı tarihsel bir evre olarak kavranmalıdır. Görülen şudur: Demokrat Parti iktidarı, Türkiye burjuvazisinin çıkarlarını emperyalist sistemin çıkarlarıyla uyumlu hale getirmiş, halkın bağımsız politik özne olma mücadelesini daha en başından ağır bir kuşatma altına almıştır.
Bugün, farklı siyasal iktidarlar farklı söylemlerle sahneye çıksa da, Türkiye hâlâ emperyalist bağımlılık zincirlerini kıramamış; işçi sınıfı, Kürt halkı ve azınlıklar hâlâ baskılarla, sendikasızlaştırmayla, güvencesiz çalışmayla kuşatılmıştır. Demokrat Parti dönemi, bu yapısal bağımlılığın ve sınıfsal baskının tarihsel köklerini göstermesi bakımından bugünün mücadeleleri için de önemli dersler barındırmaktadır.
Bir sonraki yazımızda, 1960’lı yıllardan itibaren Soğuk Savaş ve darbeler çağında, burjuva demokrasisinin sınırlılıklarını ve toplumsal mücadelelere yansımalarını ele alacağız.
Yorum bırakın