4️⃣🌍 Fransa – Refah Milliyetçiliği ve Halkçı Faşizmin Kitleselleşmesi

Kapitalizmin Kriz Rejimi: Dünyada Yeni Otoriter Dalga (Yazı Dizisi-4)

Akın Öztürk 23 Kasım 2025

Fransa’da yaşananlar artık sadece bir siyasal kayma değil; sınıf yapısının derin bir çözülmesinin dışavurumu. Marine Le Pen’in partisi, artık geçmişin “aşırı sağ” etiketinin çok ötesinde bir noktada. Ulusal Cephe, adını değiştirerek Ulusal Birlik olduğunda, bu yalnızca bir makyaj değildi; toplumun alt katmanlarındaki korkuların, kimlik krizinin ve ekonomik çaresizliğin yeni bir politik biçime bürünmesiydi. Bugün Le Pen, yalnızca protesto oylarının değil, “düzen karşıtı” bir halkçılığın da merkezinde duruyor. Bu halkçılık, işçi sınıfının yeniden örgütlendiği bir siyaset değil; çözülmüş, güvencesizleşmiş bir toplumun kendisini güvenlik ve kimlik duygusuyla yeniden kurma arayışıdır.

Fransa’da neoliberal küreselleşmenin yarattığı yıkım, Paris’in merkezinde değil, ülkenin unutulmuş kıyılarında hissedildi. Kapanan fabrikalar, taşralaşan sanayi bölgeleri, yoksullaşan küçük burjuvazi… Bunlar, bir zamanlar güçlü işçi sendikalarının omurgasını oluşturan kesimlerdi. “Artık sendika yok, dayanışma yok, kolektif bir kimlik yok. Onların yerine ulusal kimlik, güvenlik ve ‘Fransa’nın yeniden doğuşu’ söylemi geçti. Le Pen’in ‘önce Fransızlar’ sloganı, bu boşluğu dolduran ideolojik bir sığınak haline geldi.”

Kapitalizmin krizi Fransa’da yalnızca üretimi değil, toplumsal tahayyülü de sarstı. Marx’ın dediği gibi, maddi yaşam koşulları değiştiğinde bilinç de değişir. Solun büyük kısmı bu dönüşümü göremedi. Sosyalist Parti neoliberalizmin Avrupa versiyonuna entegre oldu; Mélenchon’un “Boyun Eğmeyen Fransa” hareketi ise sınıf temelli bir çıkış denese de süreklilik kazanamadı. Solun söylemi soyut “insancıllık” düzeyine sıkıştı, sınıfsal gerçekliğe temasını kaybetti. Tam da bu boşlukta sağ, halkçılığı yeniden tanımladı. Artık “halk” kelimesi, dayanışmanın değil, dışlamanın aracı.

Le Pen’in partisi, klasik faşizmin otoriter biçiminden farklı olarak, bu kez seçim sandığının meşruiyetini de yanına aldı. “Refah milliyetçiliği” denilen ideolojik karışım, hem anti-göçmen hem de anti-serbest piyasa söylemini bir arada taşıyor. Halkın korkularına sesleniyor, ama onların nedenini gizliyor. Göçmenleri, Avrupa Birliği’ni, küreselleşmeyi hedef gösteriyor, ama sermaye ilişkilerine dokunmuyor. Bu nedenle, bu hareketi yalnızca “faşizm” olarak değil, neoliberalizmin krizine verdiği toplumsal bir yanıt olarak da görmek gerekiyor.

Gramsci’nin kavramıyla, burada yaşanan bir “hegemonya kayması”dır. Egemen sınıfın krizi, rıza üretiminde tıkanmaya yol açtığında, yeni bir ideolojik denge kurulmaya çalışılır. Fransa’da bu denge, “refahın kaybı korkusu” üzerinden yeniden inşa ediliyor. İşini kaybeden işçi, evini kaybeden küçük burjuva, geleceğini kaybeden genç kuşak… Hepsi, aynı korkunun farklı biçimlerini yaşıyor. Bu korku, sınıf bilinciyle değil, ulusal aidiyetle telafi ediliyor. Le Pen’in başarısı tam da burada yatıyor: sınıfsal korkuyu ulusal kimliğe tercüme etmekte.

Ama bu hikâye Fransa’ya özgü değil; kapitalizmin genel kriz mantığına içkin. Refah kaybı, her yerde aynı biçimde siyasallaşıyor. İşçi, güvencesizliğini göçmenle; küçükburjuva ise iflasını ‘Brüksel’in dayattığı ekonomi politikalarıyla’ açıklıyor. Sermaye, krizini yeniden yönetilebilır hale getiriyor. Ve sol, bu ideolojik manipülasyonun karşısında hâlâ tarihsel bir yanıt üretememiş durumda.

Bugün Fransa’da sokaklar hâlâ protestolarla dolu, ama o öfke politik bir bilince dönüşmüyor. Çünkü sınıfsal öfke, yönünü kaybettiğinde, kimlik politikalarının içinde eriyor. Le Pen’in zaferi, sadece sağın başarısı değil; solun tarihsel yenilgisinin de bir sonucu. Kriz çağında otoriterliğin kökleri, işte bu boşlukta filizleniyor.

🕰️ Sınıfın Sesi – Tarih ve Siyaset Yazı Dizileri