4️⃣🏛️ 1960–1980: Darbelerle Kurulan Otoriterlik

Türkiye’de Otoriter Rejimin Kökleri (Yazı Dizisi-4)

4- 1960–1980: Darbelerle Kurulan Otoriterlik

Akın Öztürk 23/09/2025

Türkiye’de darbeler sadece generallerin hırsıyla açıklanamaz. Asıl olarak sermaye sınıfının ve dış güçlerin, yani emperyalizmin, kriz anlarında devleti yeniden şekillendirme girişimleridir. 1960–1980 arası dönem bu gerçeğin en açık örneğidir.

27 Mayıs 1960 sabahı tanklar sokaklara çıktığında halka “özgürlük” vaat ediliyordu. Oysa bu özgürlük, NATO’ya bağlanmış, ABD’nin Soğuk Savaş planlarının bir parçasıydı. 1952’de NATO’ya girmiş olan Türkiye, artık Batı blokunun ileri karakolu haline getirilmişti. 1961 Anayasası bazı haklar tanıdı ama sınırları emperyalizme bağımlı bir rejim çizdi.

Örneğin grev hakkı anayasada vardı ama hükümet yasasını çıkarmadı. İşçiler fiilen haklarını kullanınca değişim oldu. 1963’te Kavel işçileri greve çıktı ve devlet geri adım atarak grev hakkını yasalaştırmak zorunda kaldı. Bu, hakların ancak mücadeleyle kazanılabileceğini gösterdi.

1970’lerde işçi hareketi daha da büyüdü. 15–16 Haziran 1970’te yüzbinlerce işçi sokağa döküldü. Fabrika işgalleri, DGM direnişleri, sendikal mücadeleler, DİSK’in yükselişi ve TİP’in parlamentoya girişi düzenin sınırlarını zorladı.

1971 Muhtırası bu yükselişe verilen yanıttı. Devlet, “demokrasiyi koruyoruz” derken aslında sermayenin düzenini savundu. Gençlik önderleri darağaçlarına gönderildi, işçi eylemleri yasaklandı, sendikal haklar budandı.

12 Eylül öncesinde barış ve anti-emperyalist hareket de güçlenmişti. 1977’de kurulan Barış Derneği, Mahmut Dikerdem’in önderliğinde tüm barış yanlısı güçleri bir araya getirdi. DİSK, TÖB-DER, meslek odaları ve sosyalist yapılarla birlikte ABD’nin Türkiye’ye yerleştirmek istediği Pershing II ve Cruise füzelerini protesto etti. Yüz binlerin katıldığı barış mitingleri sonucunda bu silahlar ülkemize yerleştirilemedi. Bu büyük başarı, toplumun emperyalizme karşı da söz söyleyebildiğini gösterdi.

Ama aynı yıllar, kanlı provokasyonların ve kontrgerilla saldırılarının da yıllarıydı. Malatya, Kahramanmaraş ve Çorum’da Alevi halka yönelik katliamlarla toplum korku ve dehşet içinde bırakıldı. Yüzlerce insan öldürüldü, binlercesi evsiz kaldı. Aynı zamanda tek tek ilerici aydınlar, sendikacılar, öğretmenler hedef alınarak katledildi. Birlik ve Dayanışma’nın önderi Talip Öztürk, DİSK’in başkanı Kemal Türkler, Politika gazetesi yazı işleri müdürü Ali İhsan Özgür, devrimci öğretmen Mehmet Çakmak bu dönemde yitirdiğimiz değerlerden yalnızca birkaçıdır. Daha nice ilerici aydın, öğretmen, sendikacı ve devrimci faşist saldırılarla katledildi. Üniversitelerden savcı Doğan Öz, sanat tarihçisi Bedrettin Cömert, yazar Ümit Kaftancıoğlu, sosyolog Cavit Orhan Tütengil yine aynı karanlık ellerin hedefi oldular. Bu cinayetler yalnızca bireylere değil, toplumun ortak geleceğine vurulmuş darbelerdi.

Bütün bu saldırılar, 12 Eylül’e giden yolu döşedi. Devletin “otoriter çekirdeği” yalnızca işçi sınıfının değil, Kürt halkının, Alevilerin, öğretmenlerin, sendikacıların, aydınların üzerine çöktü. Topluma “ordu gelmezse iç savaş çıkar” algısı dayatıldı. 12 Eylül böyle bir atmosferde sahneye sürüldü.

Bir sonraki yazımızda: 12 Eylül Darbesi’nin nasıl bir karşı-devrim olduğunu ve neoliberal otoriterliğin başlangıcını ele alacağız.