Kapitalizmin Kriz Rejimi: Dünyada Yeni Otoriter Dalga (Yazı Dizisi – 6)
Akın Öztürk 07 Aralık 2025
Macaristan, günümüz kapitalist kriz rejimlerinin Avrupa’daki en berrak laboratuvarıdır. Viktor Orbán’ın 2010’dan bu yana kurduğu siyasi yapı, yalnızca otoriter bir liderliğin değil, aynı zamanda işçi sınıfının tarihsel yenilgisinin, sendikaların sistematik tasfiyesinin ve solun örgütsel çöküşünün üzerine inşa edilen yeni bir neoliberal düzenin ifadesidir. Bu nedenle Orbán’ı anlamak, tek bir kişinin iktidarını değil, krizdeki sermayenin çağdaş yönetim stratejisini anlamaktır.
2008 küresel krizinden sonra Macaristan’da neoliberal modelin tüm kırılganlıkları açığa çıktı: işsizlik arttı, reel ücretler düştü, kamu hizmetleri çöküşe sürüklendi. Bu süreçte sendikalar, sosyal demokrat partilerin uyguladığı uyum politikalarını destekledikleri için toplumsal meşruiyetlerini büyük ölçüde kaybettiler. İşçi sınıfı örgütsüz ve yalnız bırakılmışken, Orbán krizin yarattığı öfkeyi sınıfsal bir hat üzerine değil, “ulusal bir restorasyon” fikri üzerine kurarak örgütlemeyi başardı. “Brüksel’e karşı Macar halkı”, “elitlere karşı sıradan insanlar”, “Batı’ya karşı Doğu’nun değerleri” gibi söylemler, sınıfsal çelişkiyi kültürel bir savaşın sis perdesinin ardına gizledi.
Orbán’ın inşa ettiği düzen, görünürde “ulusal kapitalizm” söylemine yaslansa da gerçekte Avrupa’nın en acımasız neoliberal emek rejimlerinden biridir. Çokuluslu şirketlere verilen geniş teşvikler, düşük ücretli işgücü politikası, vergi muafiyetleri ve esnek çalışma yasalarıyla Macaristan, otomotiv ve elektronik devlerinin ucuz üretim üssüne dönüştürüldü. “Kölelik Yasası” olarak bilinen düzenlemeyle yılda 400 saate kadar fazla mesainin dayatılması, emeğin nasıl bir rejime tabi kılındığının açık göstergesidir. Toplu sözleşme hakkının daraltılması, grevlerin fiilen imkânsızlaştırılması ve sendikal yapının parçalanması, bu düzenin sınıfsal temelini net biçimde ortaya koyuyor.
Bu sömürü modelinin sürdürülebilmesi için rejim büyük bir ideolojik makine kurdu. Göçmenler, LGBTİ bireyler, muhalif akademisyenler, gazeteciler, AB bürokrasisi… Her dönem yeni bir “düşman” yaratıldı. Her ekonomik daralma, kültürel bir tehdit söylemiyle örtüldü. Böylece, sermayenin genişleyen sömürü stratejileri gözden kaçırıldı; yoksullaşma toplumsal değil “dış güçlere” bağlı bir sorunmuş gibi sunuldu. Bu, faşizmin klasik formülünün neoliberal çağ için güncellenmiş bir versiyonundan başka bir şey değildir: ulusal birlik söylemiyle kitleleri seferber etmek, ama sömürüyü derinleştiren politikaları gizlemek.
Macaristan’daki solun etkisizleşmesi yalnızca örgütsel bir zayıflıkla açıklanamaz. Sosyalist dönemin çöküşünden sonra sol, liberal partilerin yedeğine eklemlenmiş; sınıfsal bir alternatif üretemediği için işçi sınıfı tarafından terk edilmiştir. Sendikal yapılar, hem özelleştirmeler hem de yeni çalışma yasalarıyla maddi ve hukuki dayanaklarını kaybetmiş; özel sektörde sendikal örgütlenme oranı yüzde 10’un altına düşmüştür. Yeni sol hareketler ise gençleşmelerine rağmen toplumsal ölçekte bir sınıf siyaseti kuramamış, kültürel savunma başlıklarına sıkışmışlardır. Solun bu tarihsel yenilgisi, Orbán’ın halkın sesi gibi görünmesini mümkün kılmıştır.
Orbán, Marx’ın “Bonapartizm” kavramıyla en iyi açıklanabilecek çağdaş siyasal figürlerden biridir. Burjuvazinin iç çelişkilerini devlet otoritesinin gölgesinde çözer; halkı sınıfsal temelde değil milliyetçi bir hat üzerinden seferber eder; liderlik, sıradan bir siyasal konum olmaktan çıkarak “ulusal kurtarıcı” mitine dönüştürülür. Devlet aygıtı bu mitin üretim alanına dönüşür ve demokrasi giderek bir dekor, seçimler bir ritüel, siyaset ise bir gölge oyunu hâline gelir.
Macaristan örneği, Avrupa’da yükselen yeni otoriter dalganın yönünü açık biçimde gösteriyor. Otoriterlik artık askeri darbelerle değil, seçimlerin içeriğini boşaltan, muhalefeti etkisizleştiren, rızayı kültürel korkular üzerinden yeniden üreten bir biçim alıyor. Kriz içindeki kapitalizmin yönetme yöntemi, refah devleti değil, rıza devletidir; sosyal güvence değil, sadakat mekanizmalarıdır.
Orbán’ın başarısı, halkın inancını kazanmasında değil, umudunu tüketmesindedir. İnsanlar başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmadığında, otoriter neoliberalizm en uygun zeminini bulur. Ama tarih, en sessiz dönemlerde bile sınıf bilincinin yeniden filizlendiğini göstermiştir. Sömürü yoğunlaştıkça, güvencesizlik arttıkça, sendikal boşluk büyüdükçe, yeni bir örgütlenme ihtiyacı kendini dayatır. Macaristan’ın hikâyesi bu anlamda yalnızca bir rejimin değil, aynı zamanda kapitalizmin kriz çağında sınıf siyasetinin yeniden doğuş koşullarının hikâyesidir.
Yorum bırakın