Türkiye’de Otoriter Rejimin Kökleri (Yazı Dizisi-7)
7. 2000’ler: AKP’nin Yükselişi ve Demokratikleşme İllüzyonu
Akın Öztürk 01 Ekim 20025
12 Eylül’ün kurduğu neoliberal otoriterlik, 1990’ların krizleriyle sarsılsa da yıkılmadı. Tersine, bu krizler yeni bir siyasal aktörün doğuşunu hazırladı. Koalisyon hükümetlerinin istikrarsızlığı, ekonomik çöküşler, yolsuzluklar ve devlet içi çatışmalar, geniş halk kesimlerinde değişim beklentisini büyüttü. 2001 kriziyle birlikte bankalar çökerken, işsizlik artarken ve emekçiler yoksulluğa mahkûm edilirken, sermaye yeni bir siyasi aktör arıyordu. Tam da bu ortamda Adalet ve Kalkınma Partisi sahneye çıktı.
AKP, ilk yıllarında “demokratikleşme”, “özgürlükler” ve “yolsuzluklarla mücadele” vaatleriyle kitlelerin umudu oldu. Avrupa Birliği süreci, bu vaatleri destekleyen bir zemin sundu. “Kopenhag Kriterleri” bir anda “Ankara Kriterleri”ne dönüştürüldü; liberaller ve bazı sol çevreler, bu süreci otoriter devlet geleneğinin aşılması için bir fırsat olarak gördüler. Fakat gerçek daha farklıydı: AB süreci, işçi sınıfının demokrasi mücadelesinin değil, sermayenin yeni pazar arayışlarının ölçütlerine dönüştürüldü. Demokratikleşme söylemi, piyasanın derinleşmesine eşlik eden bir vitrin işlevi gördü.
Devlet içindeki güç mücadeleleri de bu dönemin belirleyici unsurlarından biriydi. Ordunun vesayetini kırma iddiasıyla yola çıkan AKP, aslında kendisine rakip olan eski burjuva kliklerini tasfiye etmeye girişti. Ergenekon ve Balyoz davaları, cemaatin yargı ve emniyet içindeki kadrolarıyla birlikte yürütüldü. Bir dönem “devlet içinde devlet” denilen cemaat, AKP’nin iktidar ortağıydı. Siyasal İslam, orduya karşı “demokratikleşme” bayrağı altında meşruiyet kazanırken, aslında yeni bir otoriterliğin zemini hazırlanıyordu. Bu süreç, ordunun darbeci vesayetini ortadan kaldırmadı; yalnızca eski kliklerin yerine yeni bir ittifak yerleştirdi.
2000’lerin en önemli sınıfsal sonucu ise yeni bir burjuvazinin yükselişiydi. “Anadolu Kaplanları” diye adlandırılan muhafazakâr sermaye grupları, AKP’nin politikaları sayesinde devlet ihaleleri, teşvikler ve ucuz kredi olanaklarıyla güçlendi. TÜSİAD’ın yanına MÜSİAD eklendi; sermaye blokunun yeni yüzü olarak öne çıktı. Bu yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil, aynı zamanda siyasal İslam’ın sermaye eliyle toplumsal hegemonya kurmasının da yolunu açtı. Böylece hem sermaye sınıfı içinde yeni bir denge kuruldu hem de neoliberal politikalar daha geniş bir toplumsal tabana yayıldı. Emekçiler içinse tablo değişmedi: taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma ve güvencesizlik hızla derinleşti.
Bugünden bakıldığında, 2000’lerin başındaki demokratikleşme söylemi büyük bir illüzyondu. AB süreci, liberallerin beklentisi, ordunun geriletilmesi… Hepsi sonunda daha güçlü bir otoriterliğe kapı araladı. Çünkü mesele, demokrasinin genişlemesi değil, sermaye birikiminin yeni ihtiyaçlarına uygun bir siyasal düzenin kurulmasıydı. AKP, bu işlevi başarıyla yerine getirdi: neoliberalizmi derinleştirdi, devlet aygıtını kendi çıkarları etrafında yeniden şekillendirdi ve yeni burjuvaziyi iktidarın asli ortağı haline getirdi.
AKP’nin “demokratikleşme” masalı, sonunda daha çıplak ve daha keskin bir otoriterliğe dönüştü. Çünkü sermayenin özgürlüğü büyüdükçe, halkın özgürlükleri daraldı.
Bir sonraki yazımızda, 2010’lardan itibaren otoriterliğin nasıl çıplak bir baskı rejimine dönüştüğünü tartışacağız.
Yorum bırakın