Türkiye’de Otoriter Rejimin Kökleri (Yazı Dizisi-8)
8- Bugün: Tek Adam Rejimi ve Faşizmin Eşiği – OHAL ve Kayyum Düzeni
Akın Öztürk 7/09/2025
2000’lerin başında “demokratikleşme” ve “ileri demokrasi” vaatleriyle sahneye çıkan siyasal İslamcı hareket, kısa sürede devletin tüm gözeneklerine sızdı. Avrupa Birliği süreciyle parlatılan liberal beklentiler, “orduya karşı demokrasi” söylemiyle örtülürken, cemaatle kurulan ittifak aracılığıyla devletin damarları adım adım ele geçirildi. Ancak bu vaatlerin gerçek adresi halkın özgürlüğü değil, sermaye sınıfının çıkarlarıydı.
2008 kriziyle birlikte dünya kapitalizmi yeni bir bunalım dönemine girdi. Türkiye’de de borçlanma ve inşaat temelli büyüme modeli tıkanmaya başlayınca, iktidarın “reformcu” maskesi düştü. Sermaye sınıfı, daralan kâr oranlarını koruyabilmek için baskıcı bir yönetime ihtiyaç duydu. Böylece siyasal İslamcı hareket, emperyalizme eklemlenmiş finans kapitalin ve yerli inşaat-enerji sermayesinin taşıyıcısı haline geldi.
15 Temmuz darbe girişimi, bu dönüşümün dönüm noktasıydı. Darbe bastırıldı ama OHAL kalıcılaştırıldı. Bugün yaşadığımız rejim, o OHAL’in kurumsallaşmış biçimidir. Kayyum atamalarıyla halkın seçtiği yerel yönetimler gasbedildi, yargı tümüyle Saray’a bağlandı, Meclis işlevsizleştirildi. “Milli irade” yalanı, sermaye birikiminin olağanüstü hâline dönüştü. Bu düzende hukukun, anayasanın ya da seçmenin iradesinin bir hükmü kalmadı. Çünkü Tek Adam rejimi, bir kişinin keyfi değil, sınıfsal bir zorunluluğun sonucudur. Sermaye birikimi krizdedir; bu nedenle rejim, olağanüstü hale dayalı bir “ekonomik yönetim biçimi” olarak varlığını sürdürmektedir.
Faşizm, yalnızca muhalefeti bastırmak değildir; toplumu sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirmektir. Gramsci’nin deyimiyle, bu bir “pasif devrimdir”: eski düzenin çelişkileri devrimle değil, yukarıdan bir dönüşümle çözülür. Poulantzas’ın “otoriter devletçilik” olarak tanımladığı bu süreçte devlet, toplumun her alanına nüfuz eden bir denetim ağına dönüşür. Bugün Türkiye’deki tablo budur. Üniversitelerde kayyum rektörler, belediyelerde kayyum başkanlar, sendikalarda yasaklar ve polis baskısı… Hepsi aynı korkudan doğmaktadır: halkın örgütlenme ihtimalinden. Çünkü iktidar bilir ki işçiler, kadınlar, gençler ve Kürtler bağımsız örgütlü bir güç haline geldiğinde bu karanlık düzen çökecektir.
Faşizm sadece cop ve zindandan ibaret değildir; aynı zamanda bir rıza üretim düzenidir. Medya tekelleşmesi, dinin siyasallaştırılması, “yerli ve milli” söylemiyle yaratılan ideolojik kuşatma, geniş kitlelerin öfkesini yönlendirmeye yarıyor. Halkın yoksulluğuna “kader”, sömürüye “sabır” denilerek tahakküm meşrulaştırılıyor. Ancak bu ideolojik hegemonya da çatırdıyor. Artık “milli irade” maskesi düşüyor; çünkü milyonlarca insan, oy verdiği belediyenin kapısına asılan kayyum tabelasını görüyor. İşçiler grev yasaklarını, kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilişini, öğrenciler rektör dayatmalarını yaşıyor. Gerçek, propaganda duvarlarını yıkıyor.
Türkiye’deki otoriterleşme süreci, küresel bir eğilimin parçasıdır. Trump’tan Orban’a, Modi’den Bolsonaro’ya kadar pek çok ülkede sermaye sınıfı krizlerini baskı rejimleriyle aşmaya çalışıyor. Dijital gözetim, polis devletinin yeni yüzü haline gelirken, tüm dünyada emek üzerindeki tahakküm yeniden örgütleniyor. Türkiye, bu küresel otoriter dalganın en uç örneklerinden biridir.
Bugün rejim kendi krizine dayanmış durumda. Ekonomi daralıyor, sermaye fraksiyonları arasında çatışma büyüyor, yoksulluk derinleşiyor. Fakat bu kriz yalnızca yıkımı değil, aynı zamanda yeni bir direnişin doğuşunu da içinde taşıyor. Fabrikalarda, mahallelerde, üniversitelerde sessiz ama derin bir öfke birikiyor. Faşizmin inşası tamamlanmış bir yapı değil; çatlaklarla dolu bir süreçtir. O çatlakları büyütmek, ancak işçi sınıfının ve emekçi halkın örgütlü gücüyle mümkündür.
Ancak bu mücadele yalnızca Tek Adam rejimini hedef almakla sınırlı kalamaz. Çünkü o rejimi yaratan koşullar, yani sermaye birikiminin ihtiyaçları, sömürü düzeni ve emperyalizme bağımlı kapitalist yapı yerinde kaldığı sürece, her “yenilenme” sadece eski tahakkümün yeni biçimi olur. Tek Adam gider, yerine bir “normalleşme” hükümeti gelir; ama sömürü düzeni sürer. Faşizmin kökleri siyasal biçimlerde değil, üretim ilişkilerindedir. Gerçek çıkış, bu ilişkilerin devrimci biçimde dönüştürülmesinden geçer.
Bugün görev, yalnızca otoriterliğe değil, onu besleyen sermaye düzenine karşı da tarihsel bir hesaplaşmadır. Çünkü kurtuluş, bir iktidar değişimi değil, bir düzen değişimidir. Bu toprakların geleceği, sermayenin tahakkümünün yıkılmasıyla, emeğin toplumsal iktidarının kurulmasıyla yeniden yazılacaktır. Faşizmin karanlığı büyüyor; ama bu karanlık, aynı zamanda yeni bir aydınlığın eşiğidir. O aydınlık, işçi sınıfının devrimci bilinciyle, halkların dayanışmasıyla ve emeğin örgütlü iradesiyle doğacaktır.
Yorum bırakın