9️⃣🏛️ Çıkış Olasılıkları: Demokrasi mi, Sosyalizm mi?

Türkiye’de Otoriter Rejimin Kökleri (Yazı Dizisi-9)

Çıkış Olasılıkları: Demokrasi mi, Sosyalizm mi?**

 Akın Öztürk

Bugünkü tek adam rejimi, bir kişinin ihtirasıyla değil, sermaye sınıfının tarihsel ihtiyaçlarıyla kurulmuştur. Yargının, Meclis’in, yerel yönetimlerin ve basının tek elde toplanması; sermayenin kriz koşullarında ihtiyaç duyduğu baskı aygıtıdır. Kriz derinleştikçe, kâr oranları düştükçe ve işçi sınıfının örgütlenme ihtimali arttıkça, burjuvazi “demokrasi”ye değil, otoriterliğe ve faşizme yönelmiştir.

OHAL’in kalıcılaştırılması, kayyum düzeni, sendikalara baskılar, grev yasakları ve polis şiddeti… Bunların arkasında tek adamın keyfi değil, kapitalist düzenin çıplak ihtiyaçları vardır. Ama bu aynı zamanda rejimin sınırıdır. Çünkü baskıyla ve yasaklarla ayakta duran bir düzen, kendi toplumsal rızasını yaratamaz. Bugün ekonominin daralması, işsizliğin büyümesi, sermaye içi çatışmalar ve toplumda biriken öfke, rejimin dayanaklarını zayıflatmaktadır.

Muhalefetin önemli bir kesimi çıkışı “güçlendirilmiş parlamenter sistem”, “hukuk devleti”, “normalleşme” vaatlerinde arıyor. Oysa bu projeler, kapitalizmin sınırları içinde bir restorasyondan öteye gitmez. 1923 Cumhuriyeti, 1961 Anayasası ya da 1980 sonrasında kurulan düzen… Hepsi işçi sınıfının bağımsız iktidarını değil, burjuvazinin farklı fraksiyonları arasındaki dengeyi ifade etmiştir. Bugün de burjuva demokrasisi, işçi sınıfına yalnızca sınırlı hak kırıntıları sunabilir; kriz anında ise hızla otoriterliğe çöküşe yönelir. Türkiye’nin yakın tarihi —12 Mart, 12 Eylül, 2016 OHAL’i— bunun acı örnekleriyle doludur.

Otoriterliğin beslendiği bir diğer kaynak, kimlikler üzerinden yaratılan bölünmelerdir. Milliyetçilik, mezhepçilik ve cinsiyetçilik; emekçilerin ortak taleplerini bastırmanın ideolojik silahlarıdır. İktidar, bu ayrımlarla sınıf bilincini bulandırırken, muhalefet de çoğu zaman bu tuzağı aşamamaktadır. Gerçek kurtuluş, kimlikleri bastırmakta değil, emek temelinde birleştirmektedir.

Gerçek çıkış, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesindedir.
Bu örgütlenme yalnız bir kesimin değil, emeğin tüm biçimlerinin birleşik gücüdür. Mavi yakalısından beyaz yakalısına, üretimden hizmete, kadından gence, Kürt halkından göçmen emekçiye kadar tüm ezilenlerin ortak cephesinde anlam bulur.
Bu güç birliği, yalnızca faşizme karşı direnişin değil, yeni bir toplumun inşasının da önkoşuludur.

Bugün metal işçilerinin grevleri, maden işçilerinin yürüyüşleri, sağlık emekçilerinin direnişleri, kadınların kitlesel isyanları, üniversite gençliğinin kayyum rektörlere karşı mücadeleleri hep aynı gerçeği işaret ediyor: Ezilenler ve emekçiler bağımsız yollarını buldukça rejimin çatlakları büyüyor.

Tarihsel olarak her gerileme döneminden sonra toplumsal yeniden doğuşun zemini hep dayanışma içinde atılmıştır. Bugün de aynı gerçeklik önümüzde duruyor: Birlik olmadan özgürlük, dayanışma olmadan kurtuluş mümkün değildir.

Türkiye’nin geleceği iki seçeneğe dayanıyor: Sermayenin çıkarlarına göre şekillenen faşist karanlık ya da emeğin, adaletin ve özgürlüğün ışığında kurulacak yeni bir toplumsal düzen Yani insanın insanca yaşayabileceği bir dünya.

 Bugün görev açıktır: İşyerlerinden kampüslere, mahallelerden sendikalara kadar her yerde dayanışma ağlarını örmek; bilgiyle, bilinçle, cesaretle yeni bir toplumsal düzenin temellerini atmak. Çünkü tarih, örgütlü olanların lehine akar.

Böylece “Türkiye’de Otoriter Rejimin Kökleri” yazı dizimizi tamamlamış olduk.
Tarihsel kökleriyle bugünkü tek adam rejiminin niteliğini ve sınıfsal sınırlarını ele aldık; burjuva demokrasisinin çıkmazlarını tartıştık.


Sonuç açıktır: Faşizme karşı gerçek çıkış, ancak emekçilerin ortak iradesiyle, eşitlik, özgürlük ve dayanışma temelleri üzerinde yükselecek yeni bir toplumsal düzenin mücadelesindedir.