Akın Öztürk. 8 Eylül 2025
CHP il binaları dün geceden bu yana polis ablukası altında. Kayyum tartışmaları, kapatma söylentileri ve yargı sopasıyla muhalefeti susturma girişimleri, rejimin faşizan yöntemlere hızla kaydığını gösteriyor.
İlk bakışta bu, yalnızca “demokrasiye darbe” olarak görülebilir. Ancak asıl mesele, sermayenin iki kanadı arasındaki iktidar çatışmasıdır. Bir yanda Anadolu sermayesine yaslanan AKP-MHP bloku, diğer yanda büyük kentlerin, finans kapitalin temsilcisi CHP. Bu tabloyu anlamadan yaşananları yalnızca “demokrasi” kavramıyla açıklamak eksik kalır.
Ama bu, baskının meşrulaştırılması anlamına da gelmez. CHP’ye yapılan bu müdahale, yarın işçi sınıfının grevlerine, işten atılanların direniş çadırlarına, üniversite gençliğinin protestolarına aynı şekilde yapılacaktır. Bugün CHP binalarına dayatılan polis ablukası, aslında tüm toplumsal muhalefete verilen bir gözdağıdır.
Sendikaların içinde bulunduğu durum tabloyu daha da ağırlaştırıyor. İktidarın kontrolündeki bürokratik yapılar işçilerin sesini kısmış durumda. DİSK gibi “devrimci” görünen yapılar bile düzen siyasetinin sınırlarını aşmıyor. İşçi sınıfı örgütsüz ve savunmasız bırakılmış durumda.
Kayyum politikası ise Kürt halkının iradesini gasbederek başladı. Bugün CHP’ye yöneliyor. Yarın bu yöntem, işçi sınıfının en küçük hak arayışına uygulanacak. Bu zincirin halkalarını birbirinden koparmak büyük yanılgı olur.
Bütün bu tablo karşısında sorulması gereken soru şudur: Peki emekçilerin kendi bağımsız yolunu yaratması gerektiği söyleniyor ama bugün bunu örgütleyecek bir parti yoksa ne yapılmalı?
Parti yokluğu gerçeği, edilgenliğin bahanesi olamaz. Tam tersine, küçük de olsa bağımsız sınıf eksenli adımların önemi artıyor. İşyerinde birkaç işçinin inisiyatifi, mahallede bir dayanışma ağı, üniversitede bağımsız bir topluluk… Bunlar küçüktür ama geleceğin kitlesel örgütlülüklerinin mayası olabilir.
Görev, burjuva muhalefetin kuyruğuna takılmak değil; baskıya karşı çıkarken bunu emekçilerin örgütlenme hakkı ve özgürlüğüyle bağdaştırmaktır. Gerçek demokrasi mücadelesi, yalnızca sandığın güvenliğiyle sınırlı olamaz; fabrikada, atölyede, okulda, sokakta örgütlenme hakkını savunmayı da içerir.
Bugün ülke faşizme doğru sürükleniyor. Bu gidişata “ne iktidarın baskısına boyun eğerek, ne de burjuva muhalefetin yedeğine düşerek” direnilebilir. Çıkış, emekçilerin kendi yolunu, kendi gücüyle adım adım inşa etmesindedir.
Ve unutmayalım: Bu yolu kuracak olan da, bu sorumluluğu taşıyacak olan da biziz.
Yorum bırakın