Marksist bir değerlendirme
Akın Öztürk – 07Temmuz 2025
“Bir halkın acısı susturulamaz.
Susturulursa barış değil, sessizlik olur.”
— Ahmed Arif
Son günlerde Devlet Bahçeli’nin PKK’ye yönelik yaptığı “barış” çağrısı, uzun yıllardır süren çatışmaların ardından yeni bir dönem mi başlıyor sorusunu yeniden gündeme taşıdı. 40 yıla yaklaşan bir savaş, on binlerce ölüm, yakılan köyler, sürgünler ve bastırılan hak taleplerinin ardından, MHP gibi ırkçı-milliyetçi çizgisiyle tanınan bir partiden gelen bu çağrı ilk bakışta şaşırtıcı görünse de, yüzeyin altına bakıldığında aslında hiçbir şaşırtıcılığı yok. Çünkü bu çağrı, barıştan çok bir teslimiyet manifestosudur.
Bahçeli’nin açıklamaları; ne müzakere, ne eşitlik, ne de halkların haklarını tanımaya dayalı bir çözüm tahayyül ediyor. Aksine, örgütün silah bırakması ve dağılması çağrısı, devletin çizdiği sınırlar içinde bir sessizlik dayatmasıdır. Yani barışın değil, suskunluğun egemenliğini arzulayan bir yaklaşım. Bu, çözüm değil bastırma, uzlaşma değil dayatma, barış değil kontrol anlamına gelir.
AKP-MHP bloğunun rejimi, bir süredir açık biçimde tek adam yönetimi, yargı vesayeti, medya sansürü ve muhalif tüm güçlere yönelik baskı politikaları ile karakterize bir otoriter düzen hâline gelmiştir. CHP’li belediyelerin çalışamaz hâle getirilmesi, gazetecilerin ve muhalif siyasetçilerin yargı eliyle susturulması, ifade özgürlüğünün neredeyse tamamen ortadan kaldırılması; bu koşullarda yapılan barış çağrısının içinin ne kadar boş olduğunu gözler önüne seriyor.
Gerçek barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, fikirlerin konuşmasıyla, kimliklerin tanınmasıyla ve halk iradesinin özgürce tecelli etmesiyle mümkündür. Bunların hiçbirinin olmadığı bir ortamda yapılan çağrı, barışın değil rejimin meşruiyetini sağlamlaştırmak aracıdır.
DEM Parti bu süreçte ikircikli ama bilinçli bir pozisyon alıyor. Bir yandan geçmişteki çözüm süreci deneyimlerinden dolayı temkinli; diğer yandan halkın barış umudunu korumak istiyor. Bu nedenle tamamen redde dayalı bir söylem kurmaktan kaçınıyor.
Ancak burada ciddi bir risk var. Eğer bu “barış” çağrısı gerçekten halkların haklarına değil de iktidarın siyasal manevra alanına hizmet edecekse, o hâlde bu sürece dair umut yaratmak, sadece halkın değil, hareketin kendi tarihsel birikimine de zarar verir. Bu çağrının kabulü, halkların örgütlü mücadelesini sistem içine çekerek etkisizleştirme girişimi hâline gelebilir.
Bahçeli’nin çağrısı aynı zamanda muhalefeti bölme, pasifleştirme ve yeniden dizayn etme hamlesidir.
DEM Parti’nin bu çağrıya olumlu ya da “ılımlı” yaklaşması; solun ve emekçi muhalefetin ortak hattını zayıflatabilir.
CHP’nin sürece mesafeli ya da destekleyici tavrı, sosyalist yapıların ise bu konuda net tutum alamaması, otoriterliğe karşı oluşan birleşik halk muhalefetini parçalama riskini doğurur.
Bu nedenle barış talebi, sistem dışı halkçı bir temele oturtulmadığı sürece, iktidarın yeni bir taktik hamlesinden başka bir anlam taşımaz.
Bu savaşta Kürt ve Türk halkları çok acı çekti. . Türkiye’nin dört bir yanında, yoksul ailelerin çocukları da bu savaşta yaşamını yitirdi.
Bir yanda dağda vurulan bir genç, diğer yanda kışlada cansız bedeni ailesine teslim edilen bir asker…
İkisi de aynı yoksul mahallelerin, aynı emekçi köylerin çocuklarıydı. Biri Kürt, diğeri Türk; ama ikisi de patronların, generallerin, siyasetçilerin çocukları değildi.
Birbirine düşman edilen bu gençler, aslında aynı sömürü düzeninin kurbanlarıydı.
Onları birbirine kırdıran sistem hâlâ yerinde duruyorken; barış, yalnızca halkların el ele vererek kuracakları yeni bir gelecek içinde mümkündür.
Marksist perspektife göre barış, silahların değil sınıfsal sömürünün de sona erdiği, halkların eşit ve özgür yaşadığı bir toplumsal düzenin inşasıyla mümkündür.
Kürt sorunu; etnik değil, sınıfsal bir sorundur aynı zamanda. Ezilen ulusların özgürlüğü, ezen sınıfların tahakkümünü sona erdiren bir mücadeleyle mümkündür.
Bahçeli’nin çağrısı bu gerçeği değil, tam tersini hedefliyor. Barış maskesi altında dayatılan şey, mücadeleden vazgeçmek, hafızadan sıyrılmak, adaletsizlikle barışmaktır.
Gerçek barış, Bahçeli’den değil halktan gelecektir.
Saray’dan değil sokaktan, mahkemelerden değil meydanlardan.
Gerçek barış; halkların, emekçilerin, yoksulların ortak mücadelesiyle kurulacaktır.
Barış, onların bize verdiğiyle değil;
bizim birlikte inşa ettiğimizle mümkündür.
O gün geldiğinde, ne saray kalır ne savaş.
Kalansa halkların kardeşliği olur.
Yorum bırakın