“Silahlar sussun” demek yetmez; sınıf egemenliği sürdükçe barış, sadece egemenlerin bir manevrasıdır.
Akın Öztürk-12 Temmuz 2025
Bugün Erdoğan, kamuoyunun önünde açıkça “AKP, MHP ve DEM arasında ittifak var” diyerek siyasetin eksenini sarsacak bir açıklamada bulundu. Bu söz, yıllardır Kürt siyasetini kriminalize eden, belediyelerini kayyumla gasp eden, yöneticilerini cezaevine atan devlet aklının bir anda dostluk ilan etmesi değil; doğrudan bir manipülasyon, bir algı mühendisliği örneğidir.
Bu açıklama, sadece DEM Parti’ye karşı değil; halkın hafızasına, muhalefetin moraline ve kendi tabanının ideolojik çizgisine yönelik çoklu bir hamledir. Erdoğan hem DEM Parti’yi itibarsızlaştırmak, hem CHP ile ilişkisini kriminalize etmek, hem de “bölgeyle barışan lider” algısıyla içeride sıkışan rejimi rahatlatmak istemektedir.
Ama bu açıklama ne gerçek bir dönüşümün, ne de demokratikleşmenin habercisidir. Bu açıklama, çürüyen rejimin çöküşünü geciktirme çabasıdır. Ve bu yazı, o çabanın sınıfsal, tarihsel ve politik zeminini sorgulamak için kaleme alınmıştır.
Ulusal Sorun: Burjuva Demokratik Bir Sorun Ama…
Marksist literatürde ulusal sorun, tarihsel olarak burjuva demokratik özlü bir sorundur. Bir halkın kendi kaderini tayin hakkı, yani kendi dilinde konuşma, eğitim alma, siyasal temsil üretme gibi hakları, klasik burjuva devrimlerinin doğurduğu haklardandır. Dolayısıyla demokratik özerklik, kültürel özerklik, eşit yurttaşlık gibi talepler, burjuva devletin sınırları içinde tanınabilir ve çözülebilir nitelikte görünebilir.
Ancak sorun şurada başlar: Bu haklar ancak burjuva demokrasisinin asgari düzeyde işlediği koşullarda anlam taşır. Bugünkü Türkiye’de ise:
Yargı, yürütmenin emrindedir.
Seçimler adil değildir.
Medya tekelleşmiştir.
Yasalar çifte standartla uygulanmaktadır.
Parlamento göstermeliktir.
Anayasa fiilen askıdadır.
Dolayısıyla, Kürt sorununun “demokratik yollarla çözümü” fikri, soyut bir temenniden ibarettir. Gerçek şu ki: Bu rejim altında bırakın çözümü, tartışma zemini bile yoktur.
Kapitalizmin Geç Evresinde Barış Mümkün mü?
Kapitalizmin bugünkü aşaması, neoliberal yağma ile otoriter devlet biçimlerinin birleştiği bir evreyi ifade ediyor. Sermaye birikiminin önündeki her engelin tasfiye edildiği, hukuk kurallarının bile piyasanın ihtiyaçlarına göre esnetildiği bu düzende; “barış” bile bir meta, bir yatırım projesi, bir müzakere kartı haline gelmiştir.
Bugün Erdoğan’ın ağzından çıkan her barış cümlesi, aynı zamanda geçmişin savaş politikasının da bir parçasıdır. Çünkü barış artık bir samimiyet değil, bir pazarlık alanıdır. Sermaye için istikrar gerekiyorsa barış, gerekiyorsa operasyon; hangisi çıkarına uygunsa o tercih edilir.
Bu koşullarda “demokratik çözüm” söylemi, iktidarın ömrünü uzatmaya, meşruiyet üretmeye ve halkın enerjisini soğurmaya yönelik bir oportünist taktik halini alır.
Kürt Siyasetinin Direnci: Hafızadan Gelen Güç
Kürt halkı ve Kürt siyaseti, yıllardır baskıya, inkâra, yok saymaya, soykırıma varan asimilasyon politikalarına direndi. 90’lardan bu yana faili meçhullerin, işkencelerin, köy yakmaların, beyaz Torosların hedefi oldu. Ardından gelen “çözüm süreci” de, devletin inkâr politikalarını demokratik kılıflarla yeniden üretme çabasına dönüştü. Süreç sonunda ise Cizre bodrumlarında katliamlar, cezaevlerinde on binlerce tutuklu, belediyelerde kayyımlar ve ırkçı linç kampanyaları bıraktı geride.
Bu hafıza, bugünkü barış çağrılarına karşı ciddi bir tarihsel uyanıklık yaratmıştır. Kürt halkı, artık bu tür siyasal manevralara teslim olmayacak kadar örgütlü ve bilinçlidir.
Barış mı, Yüce Divan’dan Kaçış mı?
Bugün Erdoğan’ın değişen dili, yalnızca taktiksel değil, aynı zamanda kişisel korkunun da bir yansımasıdır. Çünkü bu çürümüş düzenin üstü artık örtülemez halde. Ballı ihaleler, rüşvet ağları, gemicikler, kasalar, ayakkabı kutuları, kaçak altın ticareti, parsel parsel satılan şehirler…
Erdoğan ve çevresi için hesap günü yaklaştıkça, toplumsal meşruiyetini yeniden üretmek için Kürt halkına yeniden yöneliyor. Ancak bu sefer niyet değil, niyetin ardındaki panik okunuyor.
Gerçek Barış: Sınıfsal Özgürlükle Mümkündür
Silahların susması, evet elbette önemlidir. Ama bu, sadece savaşın araçlarının ortadan kalkması değil, savaşın nedenlerinin ortadan kalkmasıyla mümkündür. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı, yalnızca etnik bir mesele değil; aynı zamanda sınıfsal bir meseledir.
Bugün Kürt halkı, hem etnik baskıya hem sınıfsal sömürüye maruz kalmaktadır. Sorunun gerçek çözümü ise, sadece dillerin tanınmasında değil; ekonomik adalet, emek güvencesi, toplumsal eşitlik, kadın özgürlüğü ve halk iktidarında saklıdır.
Bu yüzden, barış ancak halkların kendi kaderini yalnızca kültürel değil, toplumsal ve sınıfsal olarak da tayin edebildiği koşullarda mümkündür.
Sonuç Yerine:
Erdoğan’ın bugün dile getirdiği “AKP, MHP, DEM ittifakı” söylemi, ne samimi bir birliktelik, ne de barışa yönelik sahici bir çağrıdır. Bu, sadece çöküşü geciktirme, muhalefeti bölme, halkın kafasını karıştırma çabasıdır. Ancak halklar artık bu oyunlara teslim olmayacak kadar örgütlüdür.
Barış, sadece silahların susması değildir.
Barış, çığlıkların duyulması, sömürü düzeninin son bulması ve halkların kendi kaderini eline almasıdır.
Ve bu, ancak sınıf mücadelesiyle mümkündür.
Yorum bırakın