Akın Öztürk- 05/07/2025
“Köylü milletin efendisidir” sözü, Cumhuriyet’in temel ideolojik vurgularından biri olarak defalarca tekrarlandı. İşçi sınıfının üretim gücü, ulusal kalkınma hedeflerinin merkezine yerleştirildi. Fakat tarihsel gerçeklik, bu söylemlerin tam tersi bir manzara sunar: İşçi sınıfı haklarından arındırılmış, köylü ise topraksızlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında atılan sınıfsal ve siyasal yapılar, bugünkü otoriter düzene giden yolun taşlarını döşemiştir.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı, anayasal bir dönüşüm olduğu kadar sınıfsal bir uyanışı da beraberinde getirdi. Osmanlı’nın sanayi ve ticaret merkezlerinde — İstanbul, Selanik, İzmir ve Adana’da — binlerce işçi, çalışma koşullarına karşı greve çıktı. 1908-1910 arasında 100’ün üzerinde grev yapılmış, bu grevlere 20.000’den fazla işçi katılmıştır. (Toprak, 2004)
Talepler arasında ücret artışı, çalışma saatlerinin kısaltılması ve örgütlenme hakkı yer alıyordu. Ancak 1910’da çıkarılan Tatil-i Eşgal Kanunu, kamu hizmeti görülen sektörlerde grevi yasakladı. 1914-1918 arası savaş koşulları grevleri fiilen durdurdu. Yine de 1918 sonrası, işgal altındaki İstanbul ve İzmir gibi merkezlerde grevler yeniden canlandı.
1936 İş Kanunu ve Çalışma Koşulları
Cumhuriyet’in işçi sınıfı politikası, 1936 yılında kabul edilen İş Kanunu ile yeni bir boyut kazandı. Kanun, işçiler için bazı korumalar getirmiş gibi görünse de, çalışma süreleri açısından ağır esneklikler tanımıştır. Örneğin, işçiler 90 günü geçmemek şartıyla günde 13 saate kadar çalıştırılabilmiştir. Ayrıca, 12 yaşındaki çocukların çalıştırılmasına da olanak veren hükümler vardı. (Timur, 1998)
Bu düzenlemeler, işçi sağlığı ve çalışma hakları açısından oldukça yetersizdi ve emeğin sömürüsünü yasallaştırıyordu. Dönemin ekonomik kalkınma hedefleri doğrultusunda, işçi sınıfı üzerindeki baskı artırılmış, grev ve örgütlenme hakkı ise fiilen yok sayılmıştır.
Anayasadaki Angarya Yasağı ve Devletin Suistimali
1924 Anayasası’nın 73. maddesi, angaryayı açıkça yasaklamıştı: “Angarya yasaktır.” Ancak hemen ardından gelen 74. madde, özellikle savaş ve seferberlik gibi olağanüstü durumlarda zorunlu hizmet uygulamalarına kapı aralamıştır.
Sorun, savaş koşullarının sona ermesinin ardından devletin bu istisnai yetkileri geniş yorumlayarak kullanmasıdır. Yani;
Savaş dönemi için geçerli olması gereken zorunlu çalışma, barış ortamında dahi sürdürüldü.
Devlet, anayasanın lafzına aykırı biçimde, angarya yasağını fiilen delerek işçi ve köylüleri “zorunlu hizmet” kapsamında uzun süreler çalıştırdı.
Bu durum anayasal bir suistimal olarak ortaya çıktı ve halkın çalışma özgürlükleri sistematik biçimde kısıtlandı.
Böylece, anayasal angarya yasağı sembolik bir hüküm olarak kaldı; devletin ekonomik ve siyasi ihtiyaçları, işçi ve köylü sınıflarının emeklerinin zorla sömürülmesine olanak sağladı.
Bu çelişki, Cumhuriyet’in erken dönem uygulamalarının sınıfsal doğasını anlamak için kritik önemdedir.
Cumhuriyet ve Bilinçli Hak İhlalleri
Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte, halk sınıflarının siyasal hareketliliği durduruldu. 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, yalnızca siyasal muhalefeti değil, işçi örgütlenmelerini de hedef aldı. Grev yapmak, sendika kurmak, sol yayın çıkarmak suç hâline geldi. (Tunçay, 1991)
Savaş koşullarında dahi grev hakkını kullanan işçi sınıfı, barış ortamında tümden bastırıldı. Erdoğan Aydın’ın 2024 tarihli “Yanlış İliklenen Düğme” adlı çalışmasında vurguladığı gibi, bu bastırma dönemin zorunlu koşullarından değil, sınıfsal bir tercihten kaynaklanıyordu. Cumhuriyet rejimi, işçi sınıfını örgütsüzleştirmiş ve üretici güçleri, siyasal özne olmaktan çıkararak, kalkınmacı ideolojinin pasif bileşenine dönüştürmüştür.
Köylüye Slogan, Ağaya Toprak
Mustafa Kemal’in “Köylü milletin efendisidir” sözü, retorik düzeyde etkileyici olsa da, Anadolu köylüsünün yaşam koşullarında köklü bir dönüşüm yaratmadı. 1920’ler ve 30’larda toprak reformu yapılmadı. Feodal yapıların tasfiyesi gerçekleşmediği gibi, büyük toprak sahipleriyle siyasi uzlaşmalar kuruldu.
Tarımda makineleşme yoktu. Köylü okulsuzdu, yoksuldu, sağlıksızdı ve vergiler altında eziliyordu. (Makal, 1950) Ağalık sistemi hâlâ ayaktaydı ve köylünün emeği, ulusal kalkınmanın “hamallığına” indirgenmişti. “Efendi” olarak anılan köylü, gerçekte toprağı olmayan, sömürülen bir yurttaştı.
Burjuva Devrim Ama Hangisi?
Cumhuriyet’in sınıfsal karakteri, Batı’daki burjuva devrimlerinden önemli ölçüde farklıdır. Avrupa’da burjuvazi, feodalizme karşı siyasal özgürlükleri (parlamentoları, yerel özerklikleri, yurttaş haklarını) birlikte kazanmıştır. Oysa Türkiye’de burjuva devrim, feodal yapılarla uzlaşarak, sınıf taleplerini bastırarak, tekçi ve merkeziyetçi bir rejim kurmuştur.
Bu rejim:
Meclisi işlevsiz kılmış,
Yetkileri tek elde toplamış,
Yerel özerklik yerine merkezileşmeyi dayatmış,
Yurttaşı siyasal özne değil, devletin “uyruğu” olarak tanımlamıştır.
Bu nedenle Cumhuriyet’in modernleşme hamlesi, katılımcı değil, buyurgan bir çizgide ilerlemiştir.
Merkeziyetçilik ve Otoriter Yapının Sürekliliği;
Cumhuriyet, merkeziyetçi yapısıyla yerel dinamikleri ve farklı toplumsal kesimleri siyasal süreçlerin dışına itmiştir. Yerel özerkliklerin kısıtlanması, bürokratik devlet aygıtının güçlenmesi ve halkın siyasal katılımının sınırlandırılması, uzun vadede otoriter yönetim biçimlerinin önünü açmıştır.
1923’ten itibaren kurulan bu yapı, tek adam rejimlerinin, askeri darbelerin ve merkeziyetçi siyasi sistemin altyapısını oluşturmuştur. Çok partili sisteme geçiş, siyasal çoğulculuğu değil, merkeziyetçi devlet refleksini aşamamıştır.
Tarihten Bugüne: Otoriter Rejimin Kökleri
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu siyasal rejimin temelinde, sadece son 20 yılın gelişmeleri değil, 1923’te atılmış olan otoriter kurumsal yapılar vardır. Çok partili sisteme geçilmiş olsa da, demokrasi kültürü kök salmamıştır. Siyasi krizler, askeri darbeler, yasaklar ve merkeziyetçi yönetim biçimi, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki devlet mimarisinin devamıdır.
Cumhuriyet’in otoriter yapısı, sadece dönemin zorunluluğu değil, egemen sınıfların halk sınıflarını dışlama stratejisinin ürünüdür.
Sonuç: Halkçı Devrim İçin Sınıfsal Yüzleşme
Marksist bir değerlendirmeyle söylemek gerekirse, Cumhuriyet bir halk devrimi değil; burjuva karakterli bir restorasyondur. Bu restorasyon, üretici sınıfların örgütlü taleplerine kapalı; onları edilgenleştiren ve devletin tek merkezli aklına itaat ettiren bir yapıyla biçimlenmiştir.
Bugün cumhuriyetin geleceğini tartışırken, geçmişiyle yüzleşmekten kaçınmak; hem hakikatle bağımızı zayıflatır, hem de gerçek bir halk egemenliği temelinde demokratik bir toplumun inşasını engeller. Bu yüzleşme; kutsamalarla değil, sınıfsal ve tarihsel analizle mümkün olacaktır.
Kaynakça
Zafer Toprak, Türkiye’de “Milli İktisat” 1908-1918, İş Bankası Yayınları
Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar 1908-1925, Bilgi Yayınevi
Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Remzi Kitabevi
Mahmut Makal, Bizim Köy, Varlık Yayınları
Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2007, İmge Kitabevi
Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İletişim Yayınları
Taner Timur, Türkiye’de İşçi Hareketleri ve Sendikacılık Tarihi, İletişim Yayınları, 1998
Erdoğan Aydın, Yanlış İliklenen Düğme: Cumhuriyet’in Sınıfsal Anatomisi, Onur Yayıncılık, 2024
Yorum bırakın