Daha evvel Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı’nın AKP’ye geçişini değerlendirirken şunu vurgulamıştık: Burjuva siyaseti, görünüşte çatışan partiler arasında kalın duvarlar varmış izlenimi yaratır. Oysa sermaye düzeninin salonlarında bu duvarlar yoktur. O yazıda da belirttiğimiz gibi mesele, kişilerin tercihlerinden çok, hangi sınıfa yaslandıklarıdır. Bugün CHP’de yaşanan kayyum tartışması da aynı çıplak gerçeği gözler önüne seriyor. Bu yazıda, CHP’deki kayyum tartışmasını, AKP iktidarının otoriterleşme hattını ve burjuva düzenin sınıfsal krizini birlikte değerlendiriyoruz.
Özgür Çelik’in görevden alınması, hakkında hapis cezası istenmesi ve yerine Gürsel Tekin’in adeta kayyum gibi oturtulması, sadece parti içi bir kriz değildir. Bu olay, burjuvazinin kendi siyasal alanını bile olağanüstü yöntemlerle düzenlediğini göstermektedir. Kayyum, bir dönem sadece HDP/DEM Parti belediyelerinde görülen bir uygulamaydı. Artık CHP içine de taşınmıştır. Bu, sermaye düzeninin her kesimden mutlak itaat talep ettiğinin kanıtıdır.
Bugün AKP iktidarı, yalnızca muhalefete değil, burjuvazinin bir kısmına dahi baskı uygulayacak ölçüde otoriterleşiyor. Yasaların uygulanmaması ve keyfi kararlar, sermaye düzeninin asgari kurumsal işleyişini de tehdit ediyor. İşte bu bağlamda CHP’deki kayyum, sermayenin kendi iç çatışmalarının ve düzenin kurumsal zaaflarının yansıması olarak okunmalıdır. Bir kesim sermaye, devlet kaynaklarını ve iktidar imkanlarını doğrudan paylaşmanın avantajını sürerken, diğer kesim “asgari burjuva kurumlarının” (yargı güvencesi, sözleşmelerin uygulanabilirliği, piyasa öngörülebilirliği) işletilmesini istiyor.
Burada dikkat çekici olan, Kılıçdaroğlu ekibinin bu tabloya ses çıkarmaması ve Gürsel Tekin’in bu görevi kabul etmesidir. Marksist bir bakışla bakıldığında, bu tavır kişisel hırs ya da koltuk hesabı değil; sermaye düzenine uyumun ifadesidir. Burjuva siyasetinde sadakat, emekçilere değil, sermayeye gösterilir. Kayyumu kabul etmek, aslında bu itaat zincirinin bir halkası olmaktır.
Bu tablo, burjuva demokrasisinin krizini gözler önüne seriyor. Halkın oylarıyla ya da parti örgütünün iradesiyle seçilmiş yöneticiler, sermaye düzeninin çıkarlarına ters düştüklerinde bir gecede tasfiye ediliyor. İktidar ile muhalefet arasındaki sınırlar silikleşiyor. Böylece emekçi sınıflar, “sosyal demokrat” veya “muhalif” etiketli ama aynı sermaye düzenine bağlı kadrolar arasında tercihe zorlanıyor.
Uluslararası sermaye ve emperyalist merkezler de bu tabloyu yakından izliyor. Yatırımların güvenliği, hukuki öngörülebilirlik ve bölgesel işbirlikleri açısından otoriterleşmenin sınırları, yalnızca iç politikayı değil, uluslararası sermaye ilişkilerini de etkiliyor.
Türkiye’deki kayyum uygulamaları ve keyfi tasfiyeler, bu bağlamda uluslararası aktörler açısından da kaygı yaratıyor. Ancak diğer taraftan, susturulmuş bir toplum ve bastırılmış bir muhalefet ortamı, çokuluslu şirketler için “sorunsuz bir yatırım iklimi” de yaratmaktadır. Grevlerin yasaklandığı, sendikaların etkisizleştirildiği, demokratik taleplerin baskı altına alındığı bir ülkede, emek maliyetleri kolayca kontrol altına alınabilmekte, şirketler sınırsız hareket alanına kavuşmaktadır. Dolayısıyla uluslararası sermaye, bir yandan hukuki öngörülebilirlik talep ederken, diğer yandan otoriter rejimlerin işçi sınıfını bastırma kapasitesinden de faydalanmaktadır.
Sorun tek tek kişilerin karakterinde değil; asıl sorun, sermaye düzeninin kendisinde yatıyor. Bu düzen, itaat etmeyenleri ya hizaya sokuyor ya da tasfiye ediyor. Onurun, halk iradesinin ve gerçek demokrasinin korunması, sermaye düzeninin sınırları içinde mümkün değildir.
Çözüm, işçi sınıfının kendi bağımsız siyasetini kurmasında; kendi çıkarlarını savunacak örgütlü gücü yaratmasındadır. Sermaye düzeninin kanatları arasında sıkışmadan, kendi yolunu açacak tek güç budur.
Yorum bırakın