Akın Öztürk 24 Ağustos 2025
Türkiye’de emekli olmak artık “dinlenme” değil, hayatta kalma mücadelesi demek. Çalışırken sömürüldüler, şimdi de emeklilikte açlığa mahkûm edildiler. Maaşlar açlık sınırının altında, sağlık hizmeti katkı payına bağlı, dolaylı vergilerle maaş daha cebe girmeden geri alınıyor.
Ama işin asıl acısı, emekliler yalnızca devletten değil, kendi örgütlerinden de ikinci kez soyuluyor. Her parti kendi emekli sendikasını kurmuş durumda. Sağcı, solcu, ulusalcı, liberal… Rengârenk tabelalar var ama içerik aynı: Emeklilerin öfkesi küçük siyasi hesapların arka bahçesine sıkıştırılıyor. “Adı devrimci, kendi çürümüş” sendikalar, yöneticilerin koltuklarını kaybetmemek için üyelerin sırtından siyaset yaptığı yerler haline gelmiş. Kariyeristlerin küçük iktidar oyunları, milyonların hak mücadelesini boğuyor.
Genellikle mevcut emekli sendikaları, basın açıklamalarını öğlen sıcağında yapmayı tercih ediyor. Daha serin saatlerde, örneğin akşam üstü yapılması önerildiğinde ise “Türkiye geneli aynı saatte yapılıyor” gibi gerekçelerle değişiklik yapılmıyor. Oysa çoğu emekli, özellikle şeker hastalığı, tansiyon veya diğer kronik rahatsızlıkları nedeniyle güneş altında uzun süre kalmaya dayanıklı değil. Bu yaklaşım, emeklilerin gerçek çıkarlarının değil, rutin uygulamaların önceliklendirildiğini gösteriyor. İşçi sınıfının aksine, emeklilerin üretimden gelen bir baskı gücü yok; basın açıklamaları çoğu kez sadece öfkeyi boşaltmak ve gündemi meşgul etmek için kullanılıyor.
Böylece emekli pazarda soğanın, patatesin fiyatına söyleniyor, eczanede ilacın katkı payını hesaplıyor ama örgütlü bir sese dönüşemiyor.
Sendika tabelaları var, ama sendika yok. Güven yok. Mücadele yok.
Buradan çıkışın yolu yalnızca “daha iyi sendika” kurmak değildir. Elbette tabandan, şeffaf ve üyelerin söz sahibi olduğu sendikalara ihtiyaç var. Ancak deneyim gösteriyor ki, bu parçalanmışlık yalnızca sendika sorunu değildir. Sendikalar, politik hatta dayanmadan, sınıf eksenli bir programla buluşmadan kalıcı bir güç olamaz. Bugünkü sendikal tablo yozlaşmış, parçalı, dar grupçu daha derin bir eksikliğin belirtisidir: sınıf eksenli bir siyasi öznenin yokluğu.
Emeklilerin parçalanmışlığını aşmak, ancak işçi sınıfının bütününü kapsayan, gerçek bir sınıf partisinin varlığıyla mümkündür. Böyle bir parti, emeklilerin taleplerini yalnızca “sosyal hak” düzeyinde bırakmaz; bunları işçi sınıfının bütünlüklü mücadelesine bağlar.
Emeklileri “yardım bekleyen yaşlılar” değil, üretimden koparılmış ama hâlâ toplumsal gücü olan bir sınıf bileşeni olarak görür. Mevcut sendikaların dar siyasal ajandalarını aşar, emeklilerin öfkesini bütün toplumsal muhalefetle buluşturur. Kariyeristlerin koltuk savaşını değil, milyonların gerçek hak mücadelesini öne çıkarır.
Bugün emekliler hem ekonomik olarak açlığa mahkûm edilmekte hem de sendikal bataklıkta ikinci kez sömürülmektedir. Bu tabloyu değiştirecek olan şey iktidarın lütfu da değildir, vitrin sendikalarının açıklamaları da. Çözüm, sınıf eksenli bir partinin önderliğinde, birleşik ve tabandan gelen bir emekli hareketidir.
Emeklilerin öfkesi büyüyor. Bu öfke örgütlü bir güce dönüşürse yalnızca emeklilerin yaşamını değil, çocuklarının ve torunlarının geleceğini de değiştirebilir. Emekliler ikinci kez soyuluyor, evet. Ama üçüncü kez aldatılmamak onların elinde: birleşerek, sınıf eksenli bir parti de saf tutarak.
Yorum bırakın