Akın Öztürk 12 Ağustos 2025
Bazen sömürü öyle açık biçimde gelmez; parlak paketlere sarılır, cazip sloganlarla süslenir. Size “kendi işinizin patronu” olduğunuz söylenir ama aslında kendi emeğinizin kölesi olursunuz. Brezilya’dan başlayıp tüm dünyaya yayılan pejotizasyon tam da böyle bir tuzak.
Yapay Zekâ, Emek ve Sınıf başlıklı yazı dizimizin ardından sevgili dostum İlhan Özdemir’den gelen yorumlar, yeni tartışma başlıklarının kapısını araladı. Bu önerilerden biri, Brezilya’da doğmuş ama bugün dünyanın birçok ülkesinde farklı adlarla uygulanan, emek-sermaye ilişkisinin biçimini değiştiren bir yönteme dikkat çekiyordu.
Pejotizasyon, işçi ile işveren arasındaki klasik iş sözleşmesini ortadan kaldırıyor. Bordrolu çalışan yerine, kendi adına küçük bir şirket kuran “hizmet sağlayıcı”ya dönüşüyorsunuz. Kağıt üzerinde artık girişimcisiniz ama gerçekte aynı işi, aynı masada oturup, aynı talimatlara uyarak yapmaya devam ediyorsunuz.
İşverenin bu yöntemi seçmesinin nedeni basit: sigorta, kıdem tazminatı, sosyal güvenlik primi, yıllık izin, hastalık izni gibi yükümlülüklerden kurtulmak. Maliyeti azaltırken tüm vergi ve prim yükünü işçinin sırtına yıkmak. Böylece işveren istediği an sözleşmeyi bitirebiliyor, tazminat da ödemiyor.
“Esnek çalışma”, “girişimci özgürlüğü” veya “kendi işinin patronu ol” gibi kulağa hoş gelen sloganlarla pazarlanan bu düzenin gerçekleri oldukça karanlıktır: İşçinin iş güvencesi yoktur, sosyal hakları yoktur, çalışma süresi ve koşulları üzerinde hiçbir denetimi yoktur.
Marx’ın bakış açısıyla bu, maskelenmiş ücretli emekten başka bir şey değildir. İşçi üretim araçlarına sahip değildir; yine emeğini satmaktadır. “Tüzel kişilik” kılıfı yalnızca hukuki formu değiştirir, sömürü ilişkisini ortadan kaldırmaz. Kapitalizm, bu yolla klasik artı-değer sömürüsünü korurken, işçinin yeniden üretim maliyetlerini de işçinin sırtına yükler.
Türkiye’de de bu yöntem başka adlar altında hızla yayılıyor. Örneğin:
Özel okul öğretmenleri ve kurs eğitmenleri maaş yerine serbest meslek makbuzu kesmeye zorlanıyor.
Yazılımcılar, grafik tasarımcılar, çevirmenler “kendi şirketini kur, biz sana proje verelim” teklifleriyle karşılaşıyor.
Çağrı merkezlerinde “bağımsız müşteri temsilcisi” adı altında çalışanlar fiilen tam zamanlı çalışırken bordrolu sayılmıyor.
Yemek ve kargo kuryeleri, taşeron şirketler üzerinden “esnaf kurye” statüsünde tutuluyor.
Taksi şoförleri, araç sahiplerine kira ödeyen “bağımsız” girişimci gibi gösteriliyor.
İnşaat işçileri, taşeron zincirleri aracılığıyla kendi adına fatura kesmeye zorlanıyor.
Bankalar ve sigorta şirketleri, saha satış elemanlarını “bağımsız danışman” olarak göstererek bordrodan çıkarıyor.
Tüm bu örnekler, işçinin “işçi” sıfatından koparılarak sınıfsal konumunun görünmez hale getirildiğini gösteriyor. Girişimcilik maskesi altında, esnekliğin adı konmamış bir güvencesizlik olduğu gerçeği gizleniyor.
Benzer bir mantığı kendi yaşamımda da gördüm. Otes Telekomünikasyon Elektronik ve Sanayi adında küçük bir şirket kurarak Karel, Siemens, LC-Nortel, Telesis gibi büyük firmaların ürünlerini satıyordum. Tüm yatırım, işletme gideri, işçi maaşı ve risk bana aitti; üretici firmalar ise yalnızca malı verip kârın küçük bir kısmını bırakıyordu. Rekabet baskısı bu payı çoğu zaman %10’un altına düşürüyordu. Bu doğrudan pejotizasyon olmasa da, aynı sömürü mantığını taşıyordu: büyük sermaye riskleri küçük aktörlere yüklüyor, kazancın aslan payını ise kendi kasasına koyuyordu.
Bugün platform ekonomisi (gig economy) ve freelance çalışma biçimleri de aynı mantığın, yeni teknolojilerle harmanlanmış halleri. Kapitalizm, hukuki kılıfı değiştirerek, işçiyi daha yalnız, daha korumasız ve daha savunmasız bırakıyor.
Tıpkı parikaryada (güvencesiz çalışma koşullarında) olduğu gibi, burada da emek, girdabın içinde eritiliyor. Farklı isimler ve farklı hukuki formlar, sınıf gerçeğini ortadan kaldırmıyor; yalnızca bulanıklaştırıyor.
O halde çözüm açıktır: Bu maskeli sömürüye karşı parçalı ve dağınık tepkiler yetmez! Emek cephesi, ortak bir hedef etrafında birleşmeli, siyasal iradesini tek bir yumruk gibi ortaya koymalıdır. Bu siyasi iradenin adı, işçi sınıfının kendi bağımsız partisidir.
Sendikalar ekonomik alanda mücadelede hayati önemdedir ve kazanımlar sağlar; ancak işçi sınıfının iktidar mücadelesinde siyasal önderlik ve program birliği ancak sınıf partisiyle mümkündür. Sendikaların ve diğer emek örgütlerinin faaliyetleri, sınıf partisiyle bütünleştiğinde, mücadele gerçek anlamını kazanır ve ileriye taşınır.
Sınıf partisi olmadan mücadele, patronların belirlediği oyun alanında savrulmaya mahkûmdur. Ama sınıf partisiyle, her kurye, her öğretmen, her yazılımcı, her maden işçisi aynı safta omuz omuza durabilir. O zaman sömürünün kılıfı değişse de özü değişmez; biz de o özü değiştirecek gücü ellerimize alırız.
Yorum bırakın