Akın Öztürk- 12.07.2025
Sınıfı Temsil Etmek mi, Sistemle Uyumlanmak mı?
Turizm sektöründe çalışan işçilerin haftada bir gün izin haklarını gasp eden ve “esneklik” kılıfı altında sömürü düzenine yasal kalkan sunan son yasa Meclis’ten geçti. Sermaye sınıfı adına sevindirici, işçiler adına ise utanç verici olan bu yasal düzenlemenin TBMM’den neredeyse sessiz sedasız geçmesi, yalnızca iktidar blokunun değil, muhalefetin de durumunu gözler önüne seriyor.
Adında “işçi”, “emek” ya da “sosyalist” sıfatı taşıyan Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Emek Partisi (EMEP) bu kritik oylamaya katılmadı. Ne meclis içinde gerçek bir direniş ne de meclis dışındaki emekçi kitlelerin seferberliği sağlanmasına öncülük etti.
Ne bir basın açıklamasıyla işçileri bilgilendirdiler, ne de alanlara inerek bu yasanın sonuçlarını halka anlattılar. Oysa sınıf siyasetinin en temel ilkesi, emekçi kitlelerle bağ kurmak, yasal süreç başlamadan önce onları örgütlemektir. Ama görünüşe bakılırsa “sosyalist” kimliği temsil eden bu yapılar için siyaset, giderek daha fazla meclis koltuğuna ve sosyal medya görünürlüğüne indirgenmiş durumda.
Parlamento İçinde ve Dışında Sessizlik
Burada yalnızca meclis partilerini değil, emek hareketinin çatı örgütlerini de eleştirmek gerekir. DİSK ve bağlı sendikalar, bu yasa karşısında anlamlı bir mücadele yürütmediler. Meclis önünde çadır kurmadılar, otellerde çalışan emekçileri örgütlemediler, kamuoyuna dönük bir seferberlik çağrısı yapmadılar.
Sınıfın öncüsü olması beklenen sendikalar, her geçen gün bürokratikleşmiş yapılara dönüşüyor. Mücadele değil müzakere, örgütlenme değil temsil, sınıf değil “üyelik sistemi” üzerinden işleyen bu yapılar, Türkiye işçi sınıfını örgütsüzlüğe ve çaresizliğe mahkûm ediyor.
Sistemin Sol Kanadı: TKP, SYKP, EHP ve Diğerleri
Bugünkü tablo, sadece EMEP ve TİP’le sınırlı değil. Türkiye Komünist Partisi (TKP), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Emekçi Hareket Partisi (EHP) gibi partiler de uzun süredir parlamentarizm ile sistem içi reformizm arasında sıkışmış durumda.
SYKP ve EHP gibi yapılar, Halkların Demokratik Partisi’nin (şimdi DEM’in) sosyalist bileşenleri olarak “kimlik merkezli” bir siyaset anlayışını benimsediler. Ancak bu kimlik siyaseti, sınıf çelişkilerini yedekleyen bir işleve büründü. Üretim ilişkilerini, artı-değer sömürüsünü, işçilerin örgütsüzlüğünü, yani gerçek iktidar sorusunu es geçen bir “demokratikleşme” programı, en iyi ihtimalle düzenin sol kanadında kalmaya mahkûmdur.
TKP ise kendini bu tür ittifakların dışında tutsa da, sınıf mücadelesini gerçek bir devrimci çizgiye oturtmak yerine, “düzgün burjuva” imajına hitap eden steril bir parti örgütlenmesine yönelmiştir. Fabrika kapılarına giden değil, afiş estetiğiyle memnun olan bir “kültürel solculuk” üretmektedir.
Sınıfla Bağını Kaybeden Sol, Sol Değildir
Türkiye’de sosyalist hareketin önemli bir bölümü, sınıfla bağ kurmak yerine, sistemin çatlaklarında görünürlük elde etmeyi tercih ediyor. Seçim dönemlerinde kurulup sonra dağılan ittifaklar, meclis sıralarında verilen 1-2 dakikalık konuşmalar, sosyal medyada üretilen sloganlar… Bunlar bir sınıf hareketi yaratmaz.
Sınıf siyaseti, işçilerin yaşam koşullarına doğrudan temas eden, onların sömürü düzenine karşı özörgütlenmesini teşvik eden, meclisin değil hayatın içinde yürüyen bir mücadeledir. Bugünkü sosyalist partiler bu mücadeleyi terk etmiş; temsil ettiklerini iddia ettikleri sınıfın gözünde etkisizleşmiş, tutarsızlaşmıştır.
Ne Yapmalı?
İşçi sınıfı adına konuşan değil, onunla birlikte yürüyen bir siyasal hatta ihtiyaç var. Sözünü kürsülerde değil, fabrikalarda, atölyelerde, otellerde kuran; örgütlülüğünü Twitter’da değil, sendikalarda, mahalle komitelerinde, grev çadırlarında büyüten bir çizgi… Bunun adı, devrimci sınıf siyasetidir.
Ve evet: Bu çizgi, EMEP, TİP, SYKP, EHP ya da TKP’nin bugünkü pozisyonundan başka bir yerdedir. Bu çizgi, meclis içi polemiklerin ya da “daha sol bir muhalefet” arayışının değil; sömürüye, yoksulluğa, baskıya karşı birleşik, örgütlü, militan bir halk hareketinin adıdır.
Yorum bırakın