🗞️Burjuvazinin Adaleti Çökerken: Bizim Ev Davası ve Parçalanan Yargı Düzeni

Akın Öztürk 19 Kasım 2025

Türkiye’de adalet hiçbir zaman tarafsız olmadı. Hukuk, tarih boyunca egemen sınıfların çıkarlarını koruyan bir mekanizma olarak işledi.
Ama bugün yaşanan süreç, geçmiş dönemlerdeki çarpıtmaları aşan bambaşka bir boyuta ulaştı:
Bu artık adaletin deforme edilmesi değil, adaletin tamamen siyasallaşması, mafyalaşmasıdır.

Eskiden yalnızca siyasi davalarda yönlendirme olurdu; bugün en sıradan uyuşmazlıklar bile siyasal iklime göre şekil alıyor.
Ve bu çürüme, yalnızca kiracıları, işçileri, emekçileri değil; iktidarın çizgisinde olmayan avukatları bile açlığa mahkûm ediyor.


Burjuvazinin iktidarı, yıllardır işçi sınıfına “çoğulculuk” ve “demokrasi” adı altında bir yalan pazarladı:
“Bir işçi birden fazla sendikaya üye olabilir”,
“Bir kamu emekçisi iki derneğe, iki odaya kayıt olabilir”,
“Çoğulcu örgütlenme özgürlüğü genişledi”…

Oysa bunun gerçek işlevi, örgütlü mücadeleyi parçalamaktı.
Nasıl ki işçi sınıfını bölmek için işkolu barajları, sarı sendikalar, alternatif dernekler yaratıldıysa,
2020’de baroları bölmek de aynı stratejinin ürünüdür.

Baroların parçalanması, avukatların birliğini kırmak, savunmayı siyasetin gölgesine sokmak ve bağımsız hukukçuları etkisizleştirmek için yapıldı.
Bugün binlerce avukat, yalnızca iktidarın belirlediği “doğru adreste” durmadığı için işsiz ve gelirsiz bırakılıyor.
Bu, “hukuk devleti”nin değil, parçalanmış ve siyasallaştırılmış bir savunma mekanizmasının sonucudur.

Hiçbir avukatın mesleki niteliği artık önemsenmiyor; önemli olan kimin hangi siyasi kutba yakın görüldüğü.


Bizim yaşadığımız kira davası da bu çürümüş yargının küçük bir fotoğrafı oldu.

Dört yıl boyunca kiracılığın gereğini fazlasıyla yerine getirdik:

  • Kiranın tek bir ayını geciktirmedik.
  • Yasal %25 tavanı uygulamayarak her yıl TÜFE oranında zam yaptık.
  • Çatıdan sıcak su borularına, pergolenden verandaya kadar evin tüm bakım-onarımını kendi cebimizden karşıladık.
  • Komşu tanıklarıyla, faturalarla, belgelerle her şeyi ispatladık.

Sorun evin durumu değildi.
Sorun, ev sahibinin zam alamayınca kurduğu o cümledeydi:
“Sizi o evde oturtmam. Rahatsız ederim, ettiririm.”

Bu tehdidi yalnızca ben değil, eşim ve komşumuz da duydu.
Hoparlörden gelen ses kaydıyla belgeledik.
Çelişkili ifadeleri ortaya koyduk.
Tüm deliller dosyaya sunuldu.

Peki mahkeme ne yaptı?

Hiçbirini dikkate almadı.
Hâkim tek bir cümle kurdu:
“Ben böyle karar verdim. Beğenmiyorsanız üst mahkemeye gidin.”

Bugün adaletin geldiği yer tam olarak budur:
Kanun değil irade; delil değil ilişki; hukuk değil güç belirleyicidir.


Burada yaşanan şey yargının “bozulması” değil, yargının gerçek sınıfsal niteliğinin artık saklanamamasıdır.

Marx’ın “devlet, egemen sınıfların ortak işlerini yöneten komitedir” sözü bugün bütün çıplaklığıyla karşımızda duruyor.
Hukuk, bu komitenin ideolojik kalkanıydı; şimdi artık o kalkanın bile cilası döküldü.

Yıllarca “hukuk devleti”, “yargı bağımsızlığı”, “eşitlik” gibi vitrin kavramlarla meşruiyet üreten düzen,
krizin derinleşmesiyle birlikte tüm maskelerini düşürdü.

Savunmanın parçalanması, baroların bölünmesi, avukatların sessizleştirilmesi, işçilerin sarı sendikalarla kuşatılması…
Hepsi aynı sınıfsal projenin parçalarıdır:
Egemen sınıfın örgütlü toplumdan duyduğu korku.

Bugün bir hâkimin “Ben böyle karar verdim” demesi, bireysel bir keyfilik değil;
çözülmekte olan burjuva devletinin aldığı son biçimdir.

Kiracı karşısında ev sahibi,
emekçi karşısında sermaye,
yurttaş karşısında iktidar
her zaman kayırılıyorsa,
bu “adaletin zayıflaması” değil —
burjuvazinin adalet maskesinin tamamen düşmesidir.

Bu düzen ne reform edilir, ne düzelir, ne tamir olur.
Bu düzen yalnızca değiştirilebilir.

Ve bugün artık adalet mücadelesi, bir “hukuk mücadelesi” olmaktan çıkmıştır.
Doğrudan sınıf mücadelesinin bir parçasıdır.