Bazı Sonuçlar ve Değerlendirme
Tasfiye süreci, öğretmenlerin demokratik eğitim mücadelesini ve bağımsız, özgür bir Türkiye özlemini ağır bir çıkmaza sürükledi. TÖB-DER, iki başlılık, hukuk büroları ve mahkemeler aracılığıyla yürütülen bir burjuva hukuk savaşının içine itildi.
Birlik ve Dayanışma açısından bakıldığında; örgütsel ilişkileri mahkeme kararlarıyla, burjuva yasalarıyla belirlemek hiçbir zaman kabul edilebilir değildi. Biz çizgimizi yasaların sınırlarına göre değil, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına göre belirleriz. Mahkemeler ve iki başlılık süreci, TSİP yanlısı Genel Merkezin açtığı ve anti-komünist tasfiyeci blokun sürdürdüğü bir ucubeye dönüştü.
Bu süreçte kimse, geçmişe dönüp Talip Öztürk’ün ya da yol arkadaşlarının mücadelesini sorgulayarak kendisini aklayamaz. Ne onların onuru, devrimci bir önderin onurunu yargılamaya yeter; ne de yürütülen davayı anlamaya muhayyileleri elverir. Tasfiyeciler, o gün oynadıkları oyunun büyüklüğünü görmemiş olabilirler; fakat süreç kısa sürede onları da aşan, bütün bir demokratik hareketi kuşatan bir hal aldı.
TÖB-DER’de başlayan tasfiye ve likidasyon dalgası, diğer demokratik kitle örgütlerine ve sendikalara sıçradı; en son DİSK’e kadar ulaştı. Böylece anti-faşist güçler parçalandı, dağınıklığa itildi ve askeri faşist cuntanın önü pratikte açılmış oldu.
Aynı dönemde, saflarımızdaki öncü devrimciler paramiliter çetelerin hedefi haline getirildi. Demokrasi ve devrim mücadelesinin sembol isimleri, birkaç yıl içinde peş peşe katledildi. Tasfiyecilik, örgütleri içeriden zayıflatırken, emperyalist güdümlü kontra güçler de fizik olarak öncüleri tasfiye etmeye yöneldiler. Arka planda ise, ülkeyi “yangınları söndürmek için” darbe bahanesi arayanlar, bizzat sahte yangınlar çıkarıp toplumu kontrollü bir iç çatışmaya sürüklüyorlardı.
TÖB-DER Genel Merkezinin anti-komünist tasfiyeci çizgisi yalnızca öğretmen örgütüyle sınırlı kalmadı; DİSK, Maden-İş, Bank-Sen gibi sendikalarda da sınıf ve kitle sendikacılığı çizgisinin tasfiyesine dönüştü. Devrimci süreç tıkandı; bunalımdan devrimci çıkış seçeneğini başat hale getirecek olanaklar daraltıldı, süreç giderek karşı-devrimci seçenek yönünde evrilmeye başladı.
Nedensellik Bağı ve Tasfiyeciliğin Yeri
Bütün bunları söylerken, tasfiyelerin 12 Eylül askeri faşist darbesinin tek ve asıl nedeni olduğunu iddia etmiyoruz. TÖB-DER olayları, tasfiyeler ve sol içi çatışmalar olmasa da, emperyalist merkezler ve yerli işbirlikçileri başka gerekçelerle darbeyi gündeme getirebilirlerdi.
Ancak şu da açıktır ki; tarihte bazı olgular, sürecin ana nedeni olmasalar da, yan etken olarak sürece katılır ve onu hızlandırırlar. Tasfiyecilik, 12 Eylül’e giden yolun başlıca sebebi değildir; fakat demokrasi ve devrim güçlerini zayıflatarak, dağıtarak ve iç çatışmaya sürükleyerek karşı-devrimci stratejinin işini kolaylaştıran, onu hızlandıran önemli etkenlerden biridir.
Bu durumu, savaş ile devrim arasındaki ilişkiyle karşılaştırabiliriz: Savaş, ilk evrede devrimi geri iter, şoven bir hava yaratır; ikinci evrede ise sistemin çelişkilerini keskinleştirir, devrimci mücadeleyi hızlandırır. Yine de savaş, devrimin mutlak nedeni olmadığı gibi; devrim de savaşın zorunlu sonucu değildir. Her birinin kendi nesnel ön koşulları vardır.
Aynı şekilde, tasfiyeler de demokrasi güçlerinin dağınıklığını artırmış, askeri faşist darbe seçeneğinin güç kazanmasına katkıda bulunmuş; fakat sürecin asıl ve başlıca nedeni olmamıştır. Asıl neden, demokrasi ve devrim güçlerini parçalamayı, sınıf hareketini zayıflatmayı hedefleyen karşı-devrimci stratejik çizgi ve bu çizginin sosyo-politik özneleridir.
Bu yüzden Birlik ve Dayanışma, Genel Merkez ve yandaş blok için “12 Eylül’ün bilinçli aksamı” demedi; onların “karanlık güçlerin oyununa geldiğini” söyledi. Anti–Birlik ve Dayanışma histerisi, onları nesnel olarak emperyalizmin tuzağına çekti. Bugün çıkarılması gereken derslerden biri de budur: Sınıf çizgisinden sapıldığında, en iyi niyetli görünen adımlar bile karşı-devrimci stratejinin dişlilerine istemeden de olsa yağ sürebilir.
Yorum bırakın