TÖB-DER’de Bunalım ve Tasfiye Süreci
Birlik ve Dayanışma hareketi, yalnızca TÖB-DER içinde bir grup olarak değil, aynı zamanda ağır baskı koşullarında var olma hakkını savunan bir sınıf çizgisi olarak şekillendi. Hareketin en kritik dönemeçlerinden biri, TÖB-DER İstanbul ve Adana şube yönetimlerinin Genel Merkez tarafından görevden alınmasıyla başlayan tasfiye sürecidir.
Tasfiye Başlıyor: Görevden Almalar ve İlk Tepki
Bir yandan şube çalışmaları, ülke çapında Birlik ve Dayanışma koordinasyonu ve yoğun bir partileşme süreci yürütülürken, Trakya’dan gelen bir haber bütün tabloyu değiştirdi: Genel Merkezin, İstanbul ve Adana şube yönetimlerini görevden aldığı ve yerlerine Birlik ve Dayanışma karşıtı listeler atadığı duyuruluyordu.
Ertesi gün Genel Merkez imzalı tasfiye kararı resmen açıklandığında, artık ortada sıradan bir “örgütsel tasarruf” değil, Birlik ve Dayanışma’ya yönelmiş açık bir tasfiye hamlesi vardı. Kısa sürede yapılan ön kadro toplantısı adeta bir karargâh toplantısına dönüştü. Sorun açıktı: Direnilecek mi, yoksa tasfiyeye boyun mu eğilecek?
Yapılan değerlendirmede şu sonuçlara varıldı:
- İstanbul ve Adana şubelerinin görevden alınması, Birlik ve Dayanışma’ya karşı başlatılmış anti-komünist bir tasfiye hareketidir.
- Karar anti-demokratiktir; tabanın ezici çoğunlukla seçtiği yönetimler keyfi biçimde görevden alınamaz.
- Genel Merkez, geçici yönetim atarken Birlik ve Dayanışma’dan tek bir temsilci dahi almamış; tamamen karşıt gruplardan oluşan bir blokla hareket etmiştir.
- Bu adım, dönemin koşullarında yalnızca iç bir tartışma değil, anti-faşist güçlerin birliğine vurulmuş bir darbe niteliğindedir.
Bu değerlendirmeler sonunda, “şube tasfiyecilere teslim edilmeyecek, direnişe geçilecektir” kararı alındı. Bu karar, kısa sürede yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmadı; ülke düzeyinde Birlik ve Dayanışma saflarına dalga dalga yayıldı.
Direnmenin Gerekçesi: Var Olma Hakkı
Birlik ve Dayanışma için mesele, yalnızca bir şube yönetimini koruma meselesi değildi; hareketin meşru varlığının inkâr edilmesine karşı verilen öz savunma mücadelesiydi. Tasfiyenin mantığı, özetle şunu dayatıyordu: “Bu çizgiye, bu sınıfsal yönelime TÖB-DER’de yer yoktur.”
Buna karşı savunulan görüş ise şuydu: “Düşüncelerimizin, çizgimizin ve davamızın yok sayılmasını kabul edecek hiçbir güç yoktur; şube kaybedilebilir, mevzi kaybedilebilir ama var olma hakkı pazarlık konusu yapılamaz.”
Bu nedenle direniş, yalnızca örgütsel bir tercih değil, hareketin doğrudan meşruiyetini savunma biçimiydi. Demokratik iradeyi çiğneyen her tasfiye girişiminin, diğer demokratik örgütler için de emsal oluşturacağı; “komşuda çıkan yangının” kısa sürede herkesi saracağı vurgulandı.
Sendikalar ve demokratik kitle örgütlerinin büyük kısmı tasfiye kararına karşı çıktı; Genel Merkeze sağduyu çağrısı yaptı. Ancak Genel Merkez, bu çağrıları “iç işlerimize karışma” diyerek reddetti ve tasfiye çizgisini sürdürdü.
Büyük İstanbul Kongresi: Taban İradesinin Meydan Okuması
Bu atmosferde, TÖB-DER İstanbul kongresi kritik bir dönemeç haline geldi. Üye defterleri tasfiyeci blokun denetimindeydi; kimlerin üye yapılıp kimlerin silineceği üzerinde geniş bir keyfiyet vardı. Buna rağmen Birlik ve Dayanışma, “tabanın tavrı, kongreyi kazanmaktan daha önemlidir” diyerek kongreye katılma kararı aldı.
Kongre günü, belediye sarayının içi ve dışı dolup taştı. Sabah erken saatlerden itibaren, Birlik ve Dayanışma karşıtı gruplar kapıları tutmuş, kendi delegelerini salona yığmıştı. Kongreye kaos hâkimdi, güvenlik mekanizmaları fiilen işlemez durumdaydı.
Kongrenin kaderini belirleyecek ilk sınav, divan başkanlığı seçimiydi. Tasfiyeci blok, divanı alacağına güvenerek içeride ve dışarıda yoğun bir baskı kurmuştu. Ne var ki oylama başlar başlamaz tablo tersine döndü: Öğretmen tabanının elleri, “bir orman gibi” Birlik ve Dayanışma lehine kalktı. Örgütsel açıkları kitle iradesi kapatmıştı.
Divan oylamasının iki kez saydırılmasına rağmen sonuç değişmedi; ezici çoğunluk Birlik ve Dayanışma’nın adayını işaret ediyordu. Bunun üzerine tasfiyeci blok, kongreyi provoke ederek kavga çıkarma yoluna gitti ve kongreyi fiilen dağıttı.
Bu dağıtma girişimi, aslında TÖB-DER’deki krizin barışçıl ve demokratik bir kongreyle çözülebilme olasılığını da ortadan kaldırdı. Köprüler iyice atılmış, sorun artık Genel Merkez düzeyinde çözüme kavuşturulmak zorunda bırakılmıştı.
Genel Kongre: Kuşatma, Kızılay Yürüyüşü ve Stratejik Tavır
Genel kongre, örgütün tarihindeki en gergin dönemeçlerden biri olarak Ankara’da toplandı. İstanbul şubesi kapatılmış, İstanbul delegelerinin oy kullanması engellenmiş, ülke çapında çok sayıda Birlik ve Dayanışma delegesinin yetkisi iptal edilmişti. Buna rağmen hiçbir grup, tek başına kongreyi kazanacak güce sahip değildi; Birlik ve Dayanışma’ya karşı geniş bir blok oluşturulmuştu.
Birlik ve Dayanışma, kongrenin şiddetle dağıtılmasına izin vermemek, demokratik iradeyi savunmak ve olası provokasyonlara karşı güç dengesi yaratmak amacıyla geniş bir kuvveti Ankara’da topladı. Kongre binası kuşatma altına alındı; amaç, kongreyi engellemek değil, zorla dağıtılmasına izin vermemekti.
Giriş kapısında askerî birliklerle ilk gerilim yaşandı; süngü takılarak kongreye girişi engelleme girişimi boşa çıkarıldı. Birlik ve Dayanışma, kongre binasını hem ön hem arka cepheden kuşatarak “burada demokratik iradeye karşı zor kullanılamaz” mesajını verdi.
Öte yandan, ülkenin genel siyasal atmosferi de hassastı. Sermaye cephesi, TÖB-DER kongresinde çıkacak geniş çaplı bir çatışmayı genel bir karşı saldırı ve askeri darbe için gerekçe haline getirmeye hazır bekliyordu. Bu nedenle, kongreyi dağıtmak kısa vadede mümkün olsa da, hareket açısından stratejik bir çıkmaz anlamına gelecekti.
Tam da bu noktada, kritik bir karar alındı: Kongre kuşatma altında tutulacak; tasfiyeciler ve Genel Merkez yöneticileri yalnızca Birlik ve Dayanışma’nın açtığı dar bir koridordan, yükselen protestolar eşliğinde binayı terk edebilecekti. Sonrasında ise, güçlerin odağı kongre binasından Kızılay’a sessiz yürüyüşe çevrilecekti.
Bu yürüyüş, birkaç açıdan tarihsel bir anlam taşıyordu:
- Sol içi çatışmanın, baş düşmana karşı sınıf mücadelesine çevrilmesi yönünde stratejik bir tavırdı.
- Rejimin yasakladığı alanda, öğretmen hareketinin kitlesel ve disiplinli varlığını görünür kılan bir eylemdi.
- Emperyalist güçlerin ve işbirlikçi oligarşinin “kongre çatışması” üzerinden darbe meşrulaştırma hesaplarını boşa çıkarıyordu.
Birlik ve Dayanışma, bu tavrıyla bir yandan anti-komünist tasfiyeciliğe geri adım attırdı; öte yandan da, gücünü iç hesaplaşma için değil, sınıf mücadelesinin gerçek hedefleri için seferber edeceğini gösterdi. Kongre binasını kuşatıp tasfiyeci blokun başları önde dar bir koridordan geçmek zorunda bırakılması, ardından Kızılay’dan yapılan sessiz yürüyüş, hareketin en çarpıcı politik deneyimlerinden biri olarak tarihe geçti.
Bu sayfa, Birlik ve Dayanışma’nın TÖB-DER içindeki bunalım ve tasfiye sürecinde sergilediği bu var olma direnişini, gelecek kuşaklara bir deneyim ve uyarı olarak aktarmayı amaçlıyor: Demokratik irade çiğnendiğinde, tasfiye yalnızca bir örgütün değil, bütün bir geleneğin, bütün bir sınıf hareketinin sorunu haline gelir.
Yorum bırakın