🗞️İran: İki Baskı Arasında Sıkışan Bir Toplum

Akın Öztürk – 01 Şubat 2026

İran üzerine konuşurken çoğu zaman acele ediyoruz.
Ya meseleyi tek kelimelik bir öfkeye sıkıştırıyoruz
ya da tek kelimelik bir savunmaya.

Oysa İran dediğimiz yer, bu kadar kestirmeye gelmeyecek kadar karmaşık,
çelişkilerle dolu ve derin yaralar taşıyan bir ülke.

Evet, İran’da baskıcı bir rejim var.
Bunu dolandırmaya gerek yok.
Kadınların yaşamına doğrudan müdahale eden,
gençliğin itirazını bastıran,
işçilerin sesini kışmaktan çekinmeyen bir düzen bu.

Seçimler var ama sınırları baştan çizilmiş.
Siyasetin üzerinde duran, kimsenin oyuyla gelmeyen bir dini otorite
ülkenin kaderine yön veriyor.
Bu tabloyu görmezden gelerek konuşmak, gerçeği saklamak olur.

Ama burada durursak eksik kalır.

Çünkü İran yalnızca kendi içbaskı mekanizmalarıyla açıklanabilecek bir ülke değil.
Yıllardır ağır bir dış kuşatma altında yaşıyor:
ambargolar, yaptırımlar, tehditler askerî çevreleme politikaları…

Ve bunların hiçbiri, söylendiği gibi, İran halkının özgürlüğü için uygulanmıyor.                                                                                                                                     Bu kuşatmanın dili demokrasi,
amacı ise denetim.

Ortadoğu’ya bakıldığında bu tablo tanıdık.
Bölge, uzun zamandır halkların iradesiyle değil,
çıkar dengeleriyle sekillendiriliyor.
Boyun eğmeyen yönetimler hedef alınıyor,
itaat edenler görmezden geliniyor.

İşte asıl düğüm burada atılıyor.

İran halkı bugün iki ayrı baskı arasında sıkışmış durumda:
Bir yanda kendi ülkesindeki teokratik iktidar,
öte yanda dışarıdan dayatılan ekonomik ve siyasalkuşatma.

Sokakta başını açtığı için coplanan kadın da,
grev yaptığı için tutuklanan işçi de,
geleceğini başka bir ülkede aramak zorunda kalan genç de
bu iki baskıyı aynı anda yaşıyor.

Ve bütün bunlara rağmen insanlar hâlâ direniyor.
Kadınlar sokakta,
işçiler grevde,
gençler itirazda.

Ama bu mücadeleler bir merkezden yönetilmiyor.
Ne dış başkentlerin planlarına dayanıyor
ne de hazır reçetelerle ilerliyor.
İnsanların kendi hayatlarından,
kendi geçim derdinden,
kendi onur arayışından doğuyor.

En tehlikeli hata tam da burada yapılıyor.
Rejimden nefret ederken dış müdahaleye umut bağlamak…
Ya da dış baskıya karsı çıkarken içerideki zulmü mazur görmek…

Oysa ikisi de aynı anda reddedilmeden
bu mesele anlaşılamaz.

Baskıya karşı çıkmak başka bir baskıyı meşrulaştırmak değildir.
Kuşatmaya itiraz etmek de,                                                                                                                                                                                                                 içerideki adaletsizliği görmezden gelmek anlamına gelmez.

İran meselesi, tam da bu ayrımı yapıp yapamadığımızı gösteriyor.
Kimin yanında durduğumuzu,
kime mesafe koyduğumuzu açığa çıkarıyor.

Aslında taraf net:
Ne din adına kurulan baskı düzeni,
ne de özgürlük söylemiyle gelen emperyalist zorbalık

Tarafım,
iki ateş arasında yaşamaya zorlanan
ama buna rağmen sesini kaybetmeyen
İran halkıdır.