🗞️Kriz Rejimi ve Ahlaki Çürüme: Epstein Olayını Birlikte Düşünmek

Akın Öztürk 10 Şubat 2026

Jeffrey Epstein dosyası her gündeme geldiğinde aynı soruya takılıyorum:
Bu gerçekten yalnızca “karanlık bir adamın” hikâyesi mi, yoksa kriz içindeki bir düzenin nasıl işlediğini gösteren çıplak bir fotoğraf mı?

Ana akım anlatılar meseleyi hızla bireyselleştiriyor. Sapkın bir milyarder, korkunç suçlar, skandal bir ölüm… Hikâye burada bitiriliyor. Ama asıl rahatsız edici olan, suçun kendisinden çok, bu suçların yıllarca nasıl mümkün olabildiği.

Kapitalizmin kriz dönemlerinde yalnızca ekonomik dengeler bozulmaz. Hukuk, ahlak, utanma duygusu ve “sınır” dediğimiz şeyler de esner. Hukuk kağıt üzerinde vardır ama fiiliyatta seçici çalışır. Kimileri için demir gibi, kimileri için lastik gibidir. Bu bir arıza değil, kriz rejiminin normalidir.

Epstein’in uzun süre dokunulmaz kalabilmesi, bireysel ilişkilerle açıklanamayacak kadar sistematik bir durumdur. Burada mesele “kimi tanıdığın” değil, hangi sınıfa ve hangi iktidar ağlarına ait olduğundur. Bazıları için suç, kariyer bitirir; bazıları içinse pazarlık konusu olur.

Tam da burada ahlaki çürüme başka bir anlam kazanır.
Bu tür dosyalarda suç yalnızca işlenen bir fiil değildir; iktidar ilişkilerinin kurulduğu bir zemin haline gelir. Cinsel şiddet, korkunçluğunun yanında, aynı zamanda bir şantaj üretme mekanizmasına dönüşür. Sessizlik satın alınır, bağlılık tesis edilir, itaat derinleştirilir.

Üst düzey siyasetçilerin, kraliyet çevrelerinin, finans ve teknoloji elitlerinin bu tür ağlarda görünmesi tesadüf değildir. Kriz dönemlerinde iktidar, rızayı her zaman ideolojiyle üretemez. İşte tam bu noktada şantaj, dosya ve sır, iktidarın tamamlayıcı araçları haline gelir. Ahlaki çürüme bir zayıflık değil, yönetilebilir bir enstrüman olur.

Bu yüzden Epstein dosyası, yalnızca bireysel bir suç hikâyesi değil; elitlerin kendi içindeki güvensizliğinin, çözülmesinin ve korkusunun da ifadesidir. Kriz derinleştikçe iktidar blokları daha kapalı, daha kirli ve daha birbirine bağımlı hale gelir. Herkes birbirinin sırrını bilir; herkes herkesin rehinesidir.

Bu bağlamda “Epstein intihar etti mi, öldürüldü mü?” sorusu tali kalır. Bu soru, haklı bir öfkeyi beslese de, yapıyı perdeleyen bir işlev de görür. Çünkü hangi cevap verilirse verilsin, şantajla işleyen iktidar düzeni yerinde durur. İsimler gider, dosyalar kapanır; mekanizma kalır.

Kriz rejimi, hakikati yok etmeye çalışmaz. Onun yerine daha sinsi bir yol seçer:
Gerçeği hemen açıklamaz, zamana yayar. Üzerini kalın bir sisle örter. Tartışmayı asıl özünden koparıp dedikoduya, sansasyona indirger.
Sonunda “ne oldu gerçekten?” sorusu ortada kalır. Kimse net bir cevap alamaz. Ama tam da bu belirsizlik, düzenin işine yarar; çünkü cevapsızlık bir süre sonra yönetmenin bir parçası haline gelir.

Burada sözünü ettiğimiz ahlaki çürüme, birkaç “kötü insanın” hikâyesi değildir. Bu, kriz içindeki bir düzenin kendini sürdürme biçimidir. Kimse açıkça “ahlaksız olalım” demez; ama bazı suçlar korunur, bazı dosyalar taşınır, bazı sessizlikler organize edilir.

Epstein’i bu yüzden bir istisna gibi görmek mümkün değil. O, kriz rejiminin içinde işlevsel hale gelmiş bir figürdür. Bugün onun adı anılır; yarın başkası. Sahne değişir ama oyun aynı kalır.

Belki de asıl sorumuz şudur:
Bu tür suçların yıllarca sürdürülebildiği bir dünyada, biz yalnızca suça mı alıştık, yoksa suçun iktidar tarafından kullanılmasına mı?

Bu sorunun net bir cevabı yok.
Ama onu birlikte sormak, suskunluğun karşısına dikilebilecek en sahici politik tutumdur.


Yorumlar

Yorum bırakın