Akın Öztürk – 22 Ocak 2026
Son günlerde Fethiye’de doğalgaz meselesi yeniden ve ısrarla gündemde. Henüz kazılmış yollar, döşenmiş borular yok. Ama açıklamalar var. Müjdeler var. “Fethiye bunu hak ediyor” cümleleri var. Ardından gelen “biz de gerekli çalışmaları yapıyoruz” yanıtları var.
Görünürde bir hizmet yarışı izliyoruz.
Bir taraf projeyi gündeme taşıyor.
Diğer taraf süreci sahiplendiğini gösteriyor.
Ama insan yine de kendine şu soruyu sormadan edemiyor:
Fethiye’nin doğalgazla çözülecek ne sorunu var?
Bu kentte yaşayanlar bilir. Burada hayatın belirleyici gücü soğuk değil, sıcaktır. İnsanlar yılın büyük bölümünü üşüyerek değil, sıcaktan korunarak geçirir. Kış kısa bir misafir gibidir. Fethiye, sert kışların değil, uzun yazların kentidir.
Bu şehir aynı zamanda bir emekliler kentidir. Sabit gelirle yaşayan binlerce insanın, küçük esnafın, kiracıların, yaz-kış burada tutunmaya çalışanların kentidir. Gelir artmadan giderin arttığı bir ülkede, insanların asıl meselesi çoğu zaman ısınma biçimi değil; kira, pazar fiyatı, elektrik faturası, yaşam maliyetidir.
Bu yüzden mesele yalnızca ısınma değil.
Mesele, hangi yatırımların neden ve kim için öncelik haline geldiğidir.
Büyük altyapı projeleri yalnızca teknik meseleler değildir. Aynı zamanda ekonomik yönelimlerdir. Bir kente doğalgaz gelmesi, yalnızca kombilerin yanması anlamına gelmez. Aynı zamanda arsa değerlerinin yeniden hesaplanması, yeni inşaat alanlarının açılması, “yatırım fırsatı” başlıklarının çoğalması demektir.
Ve dikkat çekici olan şu:
Projeyi gündeme taşıyanlarla, “biz de gereğini yapıyoruz” diyenler arasında görünürde bir siyasal rekabet olsa da, bu tür yatırımlar söz konusu olduğunda ayrımlar incelir. Çünkü burada konuşulan şey, yalnızca kamu hizmeti değil; aynı zamanda sermayenin yöneldiği alanlardır.
Bir kent yatırım başlığına dönüştüğünde, siyaset farklı renklerde ama benzer bir dili konuşmaya başlar.
Bu dil “modernleşme”, “altyapı”, “gelişim” kelimeleriyle kurulur.
Ama arka planda başka bir soru vardır:
Bu dönüşüm kim için?
Çünkü yatırım beklentisi doğduğu anda, o yerin ekonomik dengesi değişmeye başlar. Henüz borular döşenmeden bile arsa fiyatları konuşulur. Henüz kombiler yanmadan bile kira beklentileri yükselir. Bu artış, mülk sahibi için “değer kazanımı”dır. Ama kiracı için, sabit gelirli için, emekli için yeni bir yük anlamına gelir.
Toprak, üzerinde yaşanan bir yer olmaktan çıkar; değerlenen bir varlığa dönüşür.
Ev, bir yuva olmaktan çıkar; yatırım aracına dönüşür.
Kent, bir yaşam alanı olmaktan çıkar; bir sermaye birikim alanına doğru evrilir.
Fethiye’nin gerçekliği ise şudur:
Bu kentte yaşayanların büyük bir kısmı yatırım üzerinden kazanmıyor. Çoğu insan bu şehirde bir hayat sürmeye çalışıyor. Emekli maaşıyla geçinenler, sezonluk işlerde çalışanlar, küçük dükkânını ayakta tutmaya çalışan esnaf… Onlar için kentin “değer kazanması” her zaman iyi haber değildir.
Siyaset kurumunun iki farklı renginin bu konuda hızla ortak bir zeminde buluşabilmesi de aslında bu sınıfsal ayrımı görünür kılıyor. Mesele kişisel niyet değil; temsil edilen ekonomik zemindir.
Bugün Fethiye henüz doğalgaz hattıyla örülmüş değil. Ama bu tartışma bize şunu gösteriyor: Bu kentin geleceği, burada yaşayanların gündelik ihtiyaçları üzerinden mi şekillenecek, yoksa yatırım potansiyeli üzerinden mi?
Belki de asıl mesele budur.
Ve belki de sormamız gereken soru hâlâ aynı:
Fethiye, emeklilerin, sabit gelirlilerin, kiracıların, küçük esnafın kenti olarak mı kalacak,
yoksa yavaş yavaş değer haritalarında parlayan bir yatırım başlığına mı dönüşecek?
Yorum bırakın