🗞️Kriz, Savaş ve Türkiye’deki Üsler

Akın Öztürk – 01 Mart 2026

Ortadoğu’ya baktığımızda çoğu zaman “bölgesel gerilim” başlığını görüyoruz. Oysa yaşadığımız şey, çok daha geniş bir tablonun parçası. Kapitalizm artık krizlerini eskisi gibi aşamıyor.

Bilimsel-teknolojik devrim, yapay zeka, otomasyon… Daha çok üretim, daha çok verimlilik, daha çok hız. Ama aynı anda halkın alım gücü düşüyor, işşizlik artıyor, güvencesizlik yayılıyor. Yani sistem ürettiğini satamıyor. Pazar daralıyor.

Üretememek değil mesele;
üretileni satamamak.

Böyle dönemlerde sermaye yeni pazar arar, yeni hammadde kaynaklarına yönelir, enerji yollarını denetim altına almak ister. İşte Ortadoğu tam da bu yüzden yalnızca bir coğrafya değil; küresel krizin düğüm noktasıdır.

Dağılan sosyalist blok sonrası emperyalist merkezlerin gözünü bu bölgeye daha açık dikmesi tesadüf değildi. “Tek kutuplu dünya” söylemi aslında tek merkezli bir tahakküm arzusuydu. Bugün ABD’nin “dünyanın efendisi benim” tonu, sarsılan hegemonyanın sert refleksidir.

Ama artık savaş cephe savaşşı biçiminde ilerlemiyor. Dronlar, yapay zeka destekli hedefleme sistemleri, finansal yaptırımlar, veri merkezleri, algoritmik gözetim… Yani savaş artık hem askeri hem teknolojik hem ekonomik bir kuşatma.

Birleşmiş Milletler işlevsiz. Karar çıkmasını bile beklemeyen bir güç siyaseti var. Kuralların yerini çıplak güç almış durumda.

Fakat bu savaşın yükünü kim taşıyor?

Ne Washington’daki karar vericiler,
ne silah şirketlerinin patronları.

Ölenler emekçiler.
Yoksullaşanlar halk.
Göç edenler yoksullar.

Bu noktada Türkiye’nin konumu özel bir önem taşıyor. Türkiye, jeopolitik olarak Ortadoğu ile Avrupa arasında kritik bir köprü. Ve bu topraklarda ABD’ye ait ya da ABD tarafından kullanılan önemli askeri üsler bulunuyor.

Bunların başında İncirlik Hava Üssü (Adana) geliyor. Uzun yıllardır ABD ve NATO operasyonlarının merkezlerinden biri.
Kürecik Radar Üssü (Malatya), NATO’nun füze savunma sistemi kapsamında çalışıyor.
İzmir’deki NATO Kara Kuvvetleri Komutanlığı, askeri koordinasyon açısından kritik.
Bunlara ek olarak farklı bölgelerde kullanılan tesisler ve lojistik alanlar da mevcut.

Bu üslerin varlığı, Türkiye’yi küresel gerilimlerin doğrudan parçası haline getiriyor. “Güvenlik” adı altında kurulan bu askeri ağ, aslında ülkeyi olası çatışmaların hedefi haline de getiriyor.

Şu soru artık açıkça sorulmalı:
Bu üsler kimin güvenliği için var?
Bu toprakların halkına ne kazandırıyor?

Gerçek şu ki, savaş politikalarının faturası halka kesiliyor. Savunma harcamaları artarken, eğitim ve sağlık bütçeleri kısılıyor. Yoksullaşma derinleşiyor.

O halde ne yapmalı?

Öncelikle savaşın kaçınılmaz kader olduğu fikrini reddetmeliyiz. Savaş, siyasal tercihtir. Ve tercihler değiştirilebilir.

Türkiye’de emekçi halk, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve gençlik hareketleri; bu üslerin kapatılması talebini daha güçlü dile getirmelidir. Topraklarımızın küresel güç mücadelelerinin ileri karakolu olmasına itiraz edilmelidir.

Savaş bütçelerine karşı, yoksullaşmaya karşı, militarizme karşı ortak bir hat örülmedikçe barış kalıcı olmaz.

Çünkü biz biliyoruz:
Savaş makineleri de fabrikalarda üretilir.
Lojistik hatları da emekçiler çalıştırır.

Emekçi sınıf üretimi durdurduğunda, savaşın çarkları da durur.

Bugün dünya karanlık görünebilir. Ama kriz derinleştikçe sistemin meşruiyeti aşınıyor. Soru şu: Bu aşınmayı örgütlü bir barış iradesine dönüştürebilecek miyiz?

Savaşın gerçek mağdurları olan halklar, kendi seslerini yükselttiğinde tarih yeniden yön değiştirebilir. Barış bir dilek değil; mücadele meselesidir.


Yorumlar

Yorum bırakın