Akın Öztürk 02 Mart 2026
Dün “Kriz, Savaş ve Türkiye’deki Üsler” başlığı altında daha çok Türkiye’nin konumuna ve topraklarımızdaki askeri üslerin bizi nasıl doğrudan küresel gerilimin parçası haline getirdiğine odaklanmıştık. Yazı biraz somut veriler üzerinden ilerliyordu. Ama mesele yalnız üsler değil. Üsler buzdağının görünen kısmı. Asıl soru, bu gerilimin arkasındaki büyük tabloyu nasıl okuyacağımız.
Ortadoğu’ya baktığımızda, burjuva basınında ve kimi çevrelerde hâlâ “bölgesel gerilim”, “liderler arası restleşme”, “mezhep çatışması” gibi başlıklar öne çıkarılıyor. Sanki yaşananlar birkaç devletin inadı ya da birkaç siyasetçinin hırsıyla açıklanabilirmiş gibi. Oysa tablo bundan daha geniş, daha yapısal.
Kapitalizm uzun süredir krizlerini eskisi gibi yönetemiyor. Üretim kapasitesi tarihin en yüksek noktasında; yapay zekâ, otomasyon, dijital ağlar… Her şey daha hızlı, daha verimli. Ama aynı anda alım gücü düşüyor, güvencesizlik yayılıyor, işsizlik kalıcı hale geliyor.
Sorun üretmemek değil; üretileni satamamak.
Pazar daraldıkça rekabet sertleşiyor. Rekabet sertleştikçe militarizm normalleşiyor. Ve savaş, “olağanüstü” bir durum olmaktan çıkıp sistemin araçlarından biri haline geliyor. Bazen sıcak çatışma, bazen yaptırım, bazen finansal boğma, bazen veri ve teknoloji ambargosu… Biçimler değişiyor ama mantık aynı kalıyor.
Amerika Birleşik Devletleri hâlâ en büyük askeri güç. Dolar küresel sistemin omurgası, üs ağı yaygın, teknoloji tekelleri belirleyici. Ama üretim merkezinin Asya’ya kayması, borçlanmanın artması ve özellikle Çin’in yükselişi ABD’nin tartışılmaz hegemonyasını zorluyor. Hegemonya yalnızca askeri üstünlük değildir; üretim, finans, ticaret ve ideolojik meşruiyetin toplamıdır. Bu meşruiyet aşındıkça güç daha çıplak hale gelir. Yaptırımların artması, çevreleme politikaları, üs ağlarının genişletilmesi biraz da bu gerileme kaygısının dışa vurumu.
Bu denklemde İran özel bir yerde duruyor. İran ne emperyalist bir merkez ne de sistem dışı, anti-kapitalist bir yapı. Küresel kapitalist sistemin merkezinde değil ama onun dışında da değil; arada, kendi nüfuz alanını kurmaya çalışan bir devlet. Enerji kaynakları, jeopolitik konumu ve askeri kapasitesi onu bölgesel dengelerde vazgeçilmez kılıyor. Ama içeride tablo daha karmaşık: yüksek enflasyon, genç işsizlik, zaman zaman yükselen grevler, kadın hareketleri… Yani dışarıda güç iddiası olan bir devletin içinde, ciddi sınıfsal gerilimler birikiyor.
İran’ın ABD’ye karşı duruşu onu otomatik olarak ilerici yapmaz. Bu duruş daha çok hegemonya alanında bağımsız hareket edebilme arayışı. Bir tür otonomi çabası. Yani anti-emperyalist bir kopuş değil; emperyalist sistem içinde daha özerk bir yer edinme mücadelesi.
Burada asıl soru şu: İran gerçekten bölgesel bir güç mü? Evet, ama bu güç içerideki çelişkilerden bağımsız değil. Devlet yapısı içinde güçlü askeri ve ekonomik çevreler var ve dış politikada atılan adımlar sadece “kendini savunma” amacı taşımıyor. Aynı zamanda bölgesel etki alanını genişletme isteği de var. Yani İran bütünüyle sistemin dışında duran bir ülke değil; kapitalist dünya düzeninin içinde, ama merkezde değil, kendine alan açmaya çalışan bir aktör.
Çin ile İran arasındaki yakınlaşma da bu çerçevede anlam kazanıyor. Enerji anlaşmaları, altyapı yatırımları, ticaret koridorları… Çin enerji güvenliğini sağlamak istiyor; İran ise yaptırımların baskısını kıracak kanallar arıyor. Bu yeni bir bloklaşma mı? Klasik askeri blok anlamında değil belki. Ama çıkarların örtüştüğü bir eksen oluştuğu açık. Yine de bunu anti-kapitalist bir dayanışma gibi okumak yanıltıcı olur. Çin de kapitalist dünya sisteminin merkezlerinden biri. Devlet kapitalizmi biçiminde örgütlenmiş olabilir ama küresel pazar rekabetinin tam içinde.
Son yıllarda çok sık duyduğumuz “çok kutuplu dünya” söylemi de buradan besleniyor. ABD tek hegemon değil, Çin yükseliyor, bölgesel güçler daha görünür… Peki bu emperyalizmin sonu mu? Sanmıyorum. Emperyalizm yalnızca tek bir merkezin tahakkümü değildir; sermayenin yoğunlaşması, finans kapitalin egemenliği ve dünyanın nüfuz alanlarına bölünmesi sürecidir. Çok kutupluluk rekabeti azaltmıyor, tersine daha karmaşık ve daha kırılgan hale getiriyor. Enerji hatları, limanlar, veri merkezleri, nadir madenler… Savaş artık sadece tanklarla değil; algoritmalarla, ticaret savaşlarıyla, finansal yaptırımlarla yürütülüyor.
Bir yerde sıcak çatışma çıkıyor, başka bir yerde para birimi çöküyor. Bir yerde drone uçuyor, başka bir yerde kredi musluğu kapanıyor. Hepsi aynı zincirin halkaları gibi.
Türkiye ise bu güç mücadelesinin tam kesişim noktasında. NATO üyeliği, askeri üsler, enerji projeleri… Bir yandan ABD ekseniyle ilişkiler sürüyor, diğer yandan Çin ve Rusya ile ekonomik bağlar artırılmaya çalışılıyor. Devlet aklı bunu “denge siyaseti” diye sunuyor olabilir. Ama denge kimin lehine kuruluyor? Savunma harcamaları artarken eğitim ve sağlık bütçeleri kısılıyorsa, faturayı kim ödüyor?
Ne Washington’daki karar vericiler,
ne Tahran’daki elitler,
ne Pekin’deki yöneticiler.
Ödeyen emekçiler.
Bazen şu soruya takılıyorum: ABD mi kazanacak, Çin mi yükselecek, İran bölgesel güç olacak mı… Belki de mesele bu sorularda değil. Asıl soru şu: Bu rekabet hangi sınıfın çıkarına işliyor? Washington’daki sermaye ile Pekin’deki devlet kapitalizmi yöneticisi arasında sistem açısından bir kopuş yoksa, çok kutupluluk yalnızca emperyalist rekabetin yeni evresi olmaz mı?
Blok seçmek kolaydır. Ama sınıf perspektifini korumak zor. Hele kriz derinleşirken, milliyetçilik yükselirken daha da zor. Yine de başka bir yol yok gibi. Savaşın tarafları devletler gibi görünür ama gerçek karşıtlık emek ile sermaye arasındadır. Bu ayrımı bulanıklaştırdığımız anda bir blokun arkasına diziliriz ve kendimizi “daha az kötü” olanı savunurken buluruz.
Belki de mesele şudur: Kriz derinleştikçe sistem daha sertleşiyor. Sertleştikçe meşruiyeti aşınıyor. Aşınan bu zeminde emekçi sınıflar bağımsız bir hat kurabilecek mi? Yoksa çok kutuplu diye sunulan yeni dönemde, aynı düzenin farklı merkezleri arasında savrulmaya devam mı edeceğiz…
Cevap henüz net değil. Ama şunu biliyoruz: savaş kader değil, tercih. Ve tercihler değiştirilebilir. Yeter ki kimin adına konuştuğumuzu unutmayalım.
Yorum bırakın