Gençliği Anlama Denemeleri – III
Bugünün gençliği yalnız ekonomik daralma ve güvencesizlikle değil, aynı zamanda derinleşen bir doğa kriziyle büyüyor. İklim meselesi onlar için teorik bir tartışma değil; gündelik hayatın gerçeği. Orman yangınları, seller, kuraklık, kirlenen denizler… Bunlar artık istisna değil.
Bir kuşak geleceğe bakarken yalnız iş bulmayı değil, yaşanabilir bir dünya kalıp kalmayacağını da düşünüyor.
Doğa uzun zamandır üretim sürecinin dışında bir varlık gibi anlatıldı. Oysa doğa, üretimin en temel zemini. Toprak, su, hava… Eğer bunlar piyasa mantığına göre şekillenirse, kriz yalnız ekonomik olmaz; yaşamsal hale gelir.
Gençlik bunu görüyor. Şirketlerin kâr hırsıyla ormanları, kıyıları, maden sahalarını talan ettiğini fark ediyor. Ama burada başka bir çelişki ortaya çıkıyor: Tepkiler var, duyarlılık var, fakat mücadele parçalı.
Çevre mücadelesi ayrı bir alanda, kadın mücadelesi ayrı, emek mücadelesi ayrı, hayvan hakları ayrı… Her biri haklı, her biri sahici. Ama kapitalizm bütünlüklü işlerken, itiraz çoğu zaman parçalı kalıyor.
Bu parçalanmışlık gençliği apolitik yapmıyor; tersine, duyarlılığı artırıyor. Fakat bu duyarlılık sistemin genel işleyişine yönelmediğinde, tepki lokal kalıyor. Bir orman için ayağa kalkılıyor ama o ormanı tehdit eden ekonomik model sorgulanmadan devam ediyor.
Belki de gençliğin yaşadığı zihinsel sıkışmanın bir nedeni bu. Sorunun bütününü hissediyor ama çözümün bütününü göremiyor.
Doğa krizi gençliğin psikolojisinde yeni bir kaygı üretiyor: Gelecek yalnız ekonomik olarak değil, ekolojik olarak da daralıyor. İklim kaygısı, bilimsel bir veri olmaktan çıkıp varoluşsal bir duyguya dönüşüyor.
Bununla birlikte gençlik örgütlenmeye uzak değil. Tam tersine, yerel direnişlerde, dayanışma ağlarında, gönüllü platformlarda aktif. Fakat bu örgütlenmeler çoğu zaman tek bir mesele etrafında şekilleniyor. Bu da enerjinin dağılmasına yol açıyor.
Belki de mesele gençliğin örgütsüzlüğü değil; örgütlenme biçimlerinin dağınıklığı.
Kapitalizm üretimden finansa, teknolojiden doğaya kadar bütünlüklü bir yapı kurarken, itirazın parçalı kalması doğal olarak bir eşitsizlik yaratıyor. Gençlik bunu sezgisel olarak hissediyor ama birleştirici bir zemin bulmakta zorlanıyor.
Burada suçlamak kolay. “Neden birleşmiyorlar?” demek kolay. Ama birleşmeyi zorlaştıran tarihsel koşulları görmek daha önemli.
Güvencesizlik arttıkça insanlar risk almakta temkinli davranır. Gelecek belirsizleştikçe, uzun soluklu örgütlenmeler zorlaşır. Hayat sürekli hızlanırken derinleşmek zorlaşır.
Belki de gençlik bütünlüklü bir eleştiriye uzak değil; yalnızca henüz ortak bir dil bulmuş değil.
O halde soru yine döneme dönüyor:
Doğa krizinin ve parçalı itirazların arkasında nasıl bir üretim ve birikim düzeni var?
Ve bu düzen sorgulanmadan, yalnız belirtilerle mücadele etmek yeterli olur mu?
Yorum bırakın