Akın Öztürk – 01 Nisan 2026
21 Mart tarihinde kaleme aldığım “Savaş Tartışmaları, Devlet Aklı ve Unutulan Sınıf Meselesi” başlıklı yazıda, Ortadoğu’daki savaş tehlikesinin Türkiye’yi nasıl bir girdabın eşiğine sürükleyebileceğini tartışmış; bu süreçte “devlet aklı” merkezli yaklaşımların sınıf meselesini geri plana itmesini eleştirmiştim. Bu yazı üzerine Veysi Sarısözen, Politika Gazetesi’nde yayımladığı bir yanıtla “Ortak Hükümet” önerisini savundu ve eleştirilerime cevap verdi.
Bu tartışma yalnızca iki kişinin görüş ayrılığı değildir. Solun, savaş gibi tarihsel kırılma anlarında hangi hatta duracağı meselesidir.
Ortadoğu yeniden yanıyor. Emperyalist müdahaleler, bölgesel güçlerin hamleleri, vekâlet savaşları artık yalnız “uzak coğrafyaların” meselesi değil. Türkiye bu yangının hemen kıyısında duruyor. Üstelik yalnız sınırları nedeniyle değil; NATO üyeliği, askeri üsler, ekonomik bağımlılıklar ve iç siyasal kırılganlıklar nedeniyle de bu savaş denklemine doğrudan bağlı.
Tam da bu nedenle “Türkiye savaşa sürüklenir mi?” sorusu, yalnız dış politika başlığı değildir. Bu soru aynı zamanda bir sınıf sorusudur. Çünkü savaş kararlarını kim alırsa alsın, savaşın bedelini ödeyenler her zaman emekçiler olur.
Veysi Sarısözen’in yanıt yazısı, tartışmayı kişiselleştirmeden teorik zeminde sürdürme çabası taşıyor. Ayrıca “politik uzlaşma” ile “sınıfsal uzlaşma” arasında ayrım yapılması gerektiğini vurguluyor.
Bu ayrım elbette doğrudur. Marksist literatürde de karşılığı vardır.
Ancak sorun şu noktada başlıyor:
Teoride doğru olan bir ayrım, Türkiye’nin somut koşullarında pratikte nasıl işleyecektir?
Sarısözen, “Ortak Hükümet” önerisini bir sosyoekonomik program için değil, Türkiye’yi savaştan uzak tutmak amacıyla sınırlı bir geçiş formülü olarak savunuyor. Bu öneriyi “sınıfsal uzlaşma” değil “politik uzlaşma” olarak tanımlıyor.
Niyet tartışması yapmıyorum. Fakat siyaset niyetle değil, ortaya çıkardığı sonuçla değerlendirilir.
Çünkü Türkiye’de devlet aygıtı ve dış politika kararları sınıflardan bağımsız bir “politik alan” değildir. Savaş meselesi yalnız diplomatik bir gerilim değil; aynı zamanda sermaye düzeninin ihtiyaçlarıyla, bölgesel çıkarlarıyla, kriz yönetim mekanizmalarıyla doğrudan bağlantılıdır.
Bu nedenle “politik uzlaşma” adı altında kurulan her formül, eğer sınıf mücadelesini geri plana itiyor ve düzen güçlerine yeni bir meşruiyet alanı açıyorsa, içerik olarak sınıf uzlaşmasının kapısını aralayabilir.
Burada kritik soru şudur:
Savaş karşıtı bir hükümet, hangi sınıfsal güç dengesiyle ayakta kalacaktır?
CHP’nin çağrısıyla kurulacak bir hükümette belirleyici olan yine burjuva devlet aklı olacaktır. Komünistlerin ve sosyalistlerin bu hükümete katılarak “denetleme” fikri teorik olarak anlaşılabilir. Fakat Türkiye gibi ülkelerde devlet aygıtının gerçek sınırları düşünüldüğünde bunun fazla iyimser bir beklenti olma ihtimali yüksektir.
Daha önemlisi şu:
“Ortak Hükümet” önerisi, savaş karşıtlığını işçi sınıfının bağımsız seferberliğine değil, CHP’nin iradesine bağlamaktadır. Bu, savaş karşıtı mücadelenin bağımsız sınıf hattından çıkıp parlamenter manevra düzeyine sıkışmasına yol açabilir.
Oysa savaş gibi tarihsel kırılma anlarında belirleyici olan parlamentodaki formüller değil; emekçilerin örgütlü gücü, sınıf hareketinin bağımsız hattı ve kitlesel seferberliktir.
Sarısözen yanıtında Lenin’e de referans veriyor. Parlamentoda çalışma, sendikalarda mücadele, taktik uzlaşmalar… Bunların tümü Marksist mücadele tarihinde tartışılmıştır.
Ancak Lenin’in temel ölçütü nettir:
Bir taktik hamle sınıfın bağımsız siyasetini güçlendiriyorsa anlamlıdır.
Sınıfı düzen siyasetine bağlayıp bağımsızlığını zayıflatıyorsa tehlikelidir.
Tartışmanın düğüm noktası burada duruyor.
Türkiye’de “Ortak Hükümet” çağrısı, emekçileri düzen siyasetinin arkasına bağlayan bir işleve dönüşme riski taşımaktadır. Çünkü “savaşı engelleme” gerekçesiyle devlet aygıtının ve düzen partilerinin meşruiyeti yeniden üretilebilir. Bu tür formüller savaş karşıtı hattı büyütmek yerine onu düzenin sınırları içine hapsedebilir.
Brest-Litovsk örneği elbette önemlidir. Ama orada barışı imzalayan iktidar burjuvazi değil, devrimci iktidardı. Molotov-Ribbentrop anlaşması da bir işçi devletinin taktik hamlesiydi. Buradaki durum ise sermaye devletinin kendi iç uzlaşmasıdır. Aradaki fark yalnız biçimsel değil, sınıfsaldır.
Bu nedenle temel vurgumu tekrar etmek zorundayım:
Savaşa karşı mücadele, düzen içi uzlaşma formülleriyle değil; işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi, anti-emperyalist sınıf hattı ve kitle seferberliğiyle gerçek bir güç haline gelir.
Elbette barış hayati bir hedeftir. Bugün barışı savunmak, insanlığın geleceğini savunmaktır. Ancak barışı savunmanın yolu, emekçileri düzen siyasetinin kuyruğuna takmak değildir.
Bugün barış istemek yetmez; barışı hangi yoldan savunduğumuz belirleyicidir. Çünkü düzen içi uzlaşmalar çoğu zaman düzenin kendisini tahkim eder. Savaşın bedelini emekçiler öderken çözümün düzen partilerinin masasında aranması, emekçileri edilgenleştirir.
Oysa savaşın karşısına gerçek bir güç çıkaracak olan parlamenter manevralar değil; işçi sınıfının bağımsız örgütlülüğü ve anti-emperyalist sınıf hattıdır.
Barış mücadelesi tam da burada başlar: düzenin sınırlarını genişletmeye çalışarak değil, düzenin sınıfsal karakterini teşhir ederek.
Yorum bırakın