Akın Öztürk – 04 Nisan 2026
Gençliği Anlama Denemeleri – IV
Bireycilik Değil: Zorunlu Yalnızlık
Bugünün gençliği sık sık bireycilikle suçlanıyor. Dayanışmaya uzak, kolektif ruhu zayıf, yalnız kendi hayatına odaklı bir kuşak olduğu söyleniyor. Oysa belki de mesele bireycilik değil; zorunlu yalnızlık.
Bu kuşak kolektif alanların zayıfladığı bir dönemde büyüdü. Örgütlerin güven kaybettiği, sendikaların etkisinin daraldığı, siyasal partilerin gençlik üzerinde heyecan üretmediği bir süreçte… Toplumsal bağlar çözülürken insanlar doğal olarak kendi küçük alanlarına çekiliyor. Bu, çoğu zaman bilinçli bir tercih değil; savunma refleksi.
Gelecek belirsizse insanlar uzun vadeli bağlar kurmakta temkinli davranır. İş güvencesi yoksa şehir değiştirmek sıradanlaşır. Kiralar yükselmişse mekânsal aidiyet zayıflar. Sürekli performans baskısı varsa insan önce “ayakta kalmayı” düşünür. Dışarıdan bakıldığında bireycilik gibi görünen şey, içeriden bakıldığında güvencesiz bir dünyada hayatta kalma çabasıdır.
Bu durum yalnız psikolojik bir mesele değildir. Neoliberal kapitalizm, insanları ortak bir yaşam ve ortak bir gelecek fikrinden koparır. Dayanışmayı zayıflatır, rekabeti sıradanlaştırır ve bireyi yalnızca “kendi başının çaresine bakması gereken bir varlık” haline getirir. Böylece gençlik yalnızlaşmaz; yalnızlaştırılır.
Dijital sosyallik de bu zeminde anlam kazanır. Gençlik kalabalıkların içindedir ama derin bağlar kurmak zordur. Çünkü hız çağında sabır azalır, süreklilik zorlaşır, ilişkiler kırılganlaşır. Sosyal medya bağlantı üretir ama güven üretmez. Bu yüzden gençlik yalnız değildir; ama yalnızlık hissi güçlüdür.
Bir başka boyut da göç arzusudur. Yurtdışına gitmek istemek yalnız ekonomik bir karar değildir; aynı zamanda istikrar arayışıdır. Daha öngörülebilir bir hayat, daha hesaplanabilir bir gelecek isteğidir. Bu arzu bazen bireysel bir kaçış gibi görünse de aslında sistemin gençliğe sunduğu “çıkış kapısı”dır.
Bu noktada bireyselleşme ile özgürleşme arasındaki çizgi bulanıklaşır. Kendi doğrularını kurmak, otoriteye mesafe koymak, liderleri sorgulamak sağlıklı bir özneleşme sürecidir. Ancak bu süreç kolektif bir zemine bağlanamadığında giderek bireycileşmeye dönüşür ve yalnızlaşma duygusu derinleşir.
Belki de gençlik dayanışmaya karşı değildir; güvene ihtiyaç duyuyordur.
Ama güven yalnız söylemle kurulmaz. Güven, tutarlılıkla, birlikte yaşanmış deneyimle, ortak bir mücadele pratiğiyle kurulur.
Eğer geçmişte merkez tabandan beslenemiyorsa, bugün gençlik de merkezden beslenmiyor. Yukarıdan belirlenen hatlara değil, içinde söz sahibi olabileceği alanlara yöneliyor.
O halde mesele şudur:
Gençlik neden bir araya gelmiyor değil;
hangi zeminde bir araya gelebilir?
Belki de bu soruya verilecek yanıt, soyut çağrılarda değil; çok daha somut bir yerde duruyor. Barınma sorunu, güvencesiz çalışma, düşük ücretler, eğitimde eşitsizlik ve geleceksizlik… Bunların hiçbiri yalnızca bireysel meseleler değil; doğrudan doğruya sınıfsal gerçekliklerdir. Gençliği yalnızlaştıran şey de tam olarak bu maddi koşullardır. Bu yüzden gerçek dayanışma, “bir araya gelin” çağrısıyla değil; işyerlerinde, kampüslerde, mahallelerde ortak dertlerin ortak taleplere dönüşmesiyle kurulabilir. Gençlik kolektif ruhu kaybetmedi; yalnızca kolektif zemini kaybetti.
Yorum bırakın