🧩Kriz Rejimi ve Ulusal Sorun-I

Akın Öztürk 11 Nisan 2026

Kriz Rejimi Koşullarında Ulusal Sorun: “Barış” Söylemi Neyi Gizliyor?

Ulusal sorunu yalnızca kimlik ve kültürel haklar düzeyinde ele aldığımızda, meselenin ekonomik ve sınıfsal boyutunu kaçırıyoruz. Oysa Türkiye’de ulusal sorun; devletin kuruluş kodlarıyla, sermaye birikim modeliyle ve bölgesel dengelerle iç içe geçmiş tarihsel bir düğümdür. Bu nedenle kriz rejimi koşullarında ulusal soruna dair her çözüm arayışı eninde sonunda şu soruya takılır: Bu çözüm mevcut sınıf yapısını koruyarak mı ilerleyecek, yoksa sınıf dengelerini de sarsacak mı?

Bugün bu sorunun etrafında dönen tartışmalar yeniden gündemde. Özellikle MHP’nin zaman zaman “barış” çağrışımı yapan açıklamaları, hatta Öcalan isminin yeniden dolaşıma sokulması, ister istemez toplumda “acaba yeni bir süreç mi geliyor?” duygusu yaratıyor. Ancak aynı günlerde kayyum uygulamalarının sürmesi, tutuklamaların devam etmesi, siyasal alanın daraltılması ve güvenlikçi dilin canlı tutulması, bu “barış” söylemiyle pratik arasındaki çelişkiyi hemen açığa çıkarıyor.

Bu çelişki bir tutarsızlık değil; kriz rejiminin doğasında olan çift yönlü siyasetin sonucudur. Çünkü burada mesele yalnızca MHP’nin tutumu değildir. Asıl belirleyici olan AKP-MHP ittifakının, hatta daha geniş anlamıyla devletin ve sistemin ulusal soruna nasıl baktığıdır. Bugün iktidar bloku açısından “çözüm” dediğimiz şey, demokratikleşmeye açılan bir kapı değil; krizi yönetmeye dönük bir kontrol mekanizmasıdır.

Türkiye’de devlet aklı, Kürt meselesini çoğu zaman “çözülmesi gereken bir toplumsal sorun” olarak değil, “yönetilmesi gereken bir güvenlik başlığı” olarak ele aldı. Bu bakış açısı değişmedi. Sadece kullanılan yöntemler dönem dönem değişti. Bir zamanlar kaba zor ön plandaydı; başka bir dönemde müzakere dili öne çıkarıldı. Ama hedef çoğu kez aynı kaldı: Sorunu demokratik biçimde çözmek değil, onu devletin sınırları içinde tutmak.

Bugün bu sınırların yeniden çizilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bunun en önemli nedenlerinden biri bölgesel dengeler. Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Suriye’de Kürt siyasal varlığının kalıcılaşması, ABD ve İsrail eksenli yeni hamleler, İran’ın konumu, Rusya’nın gerileyen ama hâlâ etkili varlığı… Bütün bunlar Türkiye’yi daha dar bir manevra alanına sıkıştırıyor. Böyle dönemlerde içerdeki çatışmanın sürekli tırmandırılması, dış politikada pazarlık gücünü azaltıyor. Bu yüzden devlet, “çatışmayı azaltma” görüntüsü vermek zorunda kalabiliyor.

Ancak burada altı çizilmesi gereken bir gerçek var: Devletin aradığı şey barış değil; yeni dengelere uygun bir yönetim biçimi. Yani mesele “Kürt meselesini çözmek” değil, Kürt meselesini yeni bölgesel tabloda yeniden düzenlemek. Bu yüzden “barış” dili çoğu zaman dışarıya dönük bir mesajdır: yatırımcıya, Batı’ya, Körfez’e, büyük güçlere “istikrar” vaadidir. İçeriye dönük pratik ise çoğu zaman tam tersidir.

Türkiye’nin son yıllardaki somut uygulamaları bunu açık biçimde gösteriyor. Kayyum rejimi yalnızca bir idari tedbir değildir; Kürt halkının seçme ve seçilme hakkına dönük sistemli bir müdahaledir. Aynı zamanda merkezi devletin yerel toplumsal irade üzerindeki tahakkümünü güçlendiren bir yöntemdir. Eğer gerçekten bir “barış iradesi” olsaydı, en temel demokratik hakların gasp edilmesi değil, iadesi gündeme gelirdi.

Benzer şekilde, 2013-2015 çözüm süreci deneyimi de bize çok şey öğretti. Süreç boyunca iktidar “barış” söylemini kullanırken, bunu çoğu zaman kendi siyasal ihtiyaçlarıyla birlikte yürüttü. 7 Haziran 2015 seçimleriyle birlikte iktidarın çoğunluğu kaybetmesi, sürecin nasıl hızla tersine çevrilebildiğini gösterdi. Bu kırılma, barışın ilkesel bir tercih değil; iktidar dengelerine bağlı bir araç olarak görüldüğünü açığa çıkardı.

Bugün Öcalan isminin yeniden dolaşıma sokulması da benzer bir çerçevede okunmalı. Bu tür hamleler çoğu zaman “müzakere” arayışından çok, Kürt hareketinin iç dengelerini etkilemeye, bölmeye, zayıflatmaya dönük stratejik girişimler olarak işlev görüyor. Aynı zamanda dışarıya “kontrol bizde” mesajı vermeyi amaçlıyor. Devlet, masayı bile kurabileceğini göstererek hem içeride hem dışarıda güç devşirmeye çalışıyor.

Burada AKP-MHP ittifakının rolü belirleyici. MHP bu ittifakın sert çekirdeği; AKP ise bu sert çekirdeği geniş toplumsal tabana taşıyan siyasal taşıyıcıdır. İkisi birlikte kriz rejiminin sigortasını oluşturuyor. Bu sigortanın en temel dayanağı ise toplumu sürekli kutuplaştırmak, sürekli bir “iç düşman” üretmek ve otoriter devlet aygıtını meşrulaştırmaktır. Bu nedenle “barış” söylemi gündeme gelse bile, aynı anda baskı mekanizmalarının çalıştırılması tesadüf değildir.

Bütün bu tablo bize şunu söylüyor: Bugün iktidar blokunun ve sistemin aradığı şey, ulusal sorunun demokratik çözümü değil; ulusal sorunun kriz rejimine uygun biçimde yeniden yönetilmesidir. “Barış” söylemi bu nedenle bir umut değil, çoğu zaman bir manevra alanıdır. Toplumun barış isteği gerçek ve samimidir; fakat iktidarın barış dili çoğu kez bu samimiyeti kendi siyasal çıkarları için kullanmanın aracına dönüşmektedir.

Yine de bu noktada şunu açıkça söylemek gerekir: Türkiye’nin barışa ihtiyacı bir propaganda başlığı değil, toplumsal bir zorunluluktur. Bu ülkenin emekçileri, yoksulları, gençleri, Kürtleri ve Türkleri aynı kriz yükünü taşıyor. Aynı işsizlikle boğuşuyor, aynı güvencesizliğe mahkûm ediliyor, aynı geleceksizlik duygusuyla sıkışıyor. Dolayısıyla barış, yalnızca silahların susması değil; eşit yurttaşlık, demokratik temsil ve toplumsal adalet meselesidir.

Ulusal sorunun çözümü, ne salt güvenlikçi bastırma politikalarıyla ne de piyasacı “normalleşme” söylemleriyle mümkün olabilir. Gerçek çözüm; emekçi sınıfların ortak çıkarlarını esas alan, halkların eşitliğini temel alan, demokratik hakları güvence altına alan ve sermayenin krizini emekçilerin sırtına yıkan düzeni sorgulayan bir toplumsal dönüşüm hattını gerektirir. Barış ancak böyle bir zeminde kalıcı olabilir; çünkü kalıcı barış, yalnızca devletin değil toplumun da özgürleşmesini şart koşar.


Yorumlar

Yorum bırakın