⛓️ Neoliberal Kuşatma: Sınıfın Parçalanışı, Sosyalist Hareketin Dağılması (3)

(Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? – 3)

12 Eylül’ü yalnızca bir baskı dönemi olarak anlatmak, gerçeğin en kolay kısmını anlatmaktır. Zor olan, asıl yıkımın nerede yaşandığını görmek ve gösterebilmektir. Çünkü 12 Eylül’ün kurduğu düzen yalnızca cezaevleriyle, işkencelerle, yasaklarla işlemedi. Asıl olarak hayatın içine yerleşti. Fabrikanın içine, işçinin ekmeğine, sendikanın kapısına, mahallenin gündelik ilişkilerine, insanların zihnine yerleşti.

Bu yüzden 12 Eylül’den sonra başlayan süreç, yalnızca bir “siyasal bastırma” değil, aynı zamanda bir ekonomik yeniden kuruluş süreciydi. Türkiye kapitalizmi yeni bir evreye sokuluyordu. Ve bu evrenin adı neoliberalizmdi.

Neoliberalizm, basitçe “piyasa ekonomisi” demek değildir. Neoliberalizm, sermayenin kriz koşullarında kendisini yeniden örgütleme biçimidir. Emekçi sınıfların kazanımlarını geri almak, örgütlü işçi hareketini dağıtmak, ücretleri baskılamak ve toplumu disiplin altına almak için kurulmuş bir rejimdir. 12 Eylül bu rejimin zor aygıtıydı. Özal dönemi ise bu rejimin sivil yüzü oldu.

Darbe tanklarla geldi, neoliberalizm ise “refah”, “kalkınma”, “dünya ile bütünleşme” masallarıyla kuruldu.

Ama masalın arkasındaki gerçek çok netti: Türkiye’de işçi sınıfının örgütlü gücü kırılmadan neoliberal dönüşüm gerçekleştirilemezdi. Grevlerin susturulması, sendikaların felç edilmesi, toplu sözleşme düzeninin budanması bu yüzden bir ayrıntı değildi; neoliberalizmin ön koşuluydu.

Böylece sermaye sınıfı, yalnızca üretimi değil, toplumsal hayatı da yeniden biçimlendirdi.

Bu dönüşümün en büyük sonucu, işçi sınıfının bir bütün olarak hareket etme kapasitesinin parçalanması oldu. Eskiden işçi sınıfı denildiğinde, büyük fabrikalarda yoğunlaşmış, aynı vardiyada çalışan, aynı mahallede yaşayan, aynı sendikaya bağlı, aynı toplu sözleşme düzeni içinde mücadele edebilen bir toplumsal güç anlaşılırdı. Elbette o dönemde de sınıfın içinde farklılıklar vardı, ama sınıfın ortaklaşması mümkündü. Çünkü üretim alanı ortaklaşmanın doğal zeminiydi.

Neoliberal dönem ise üretimi parçaladı. Fabrikalar bölündü, üretim zinciri taşeronlara devredildi, küçük işletmeler yaygınlaştırıldı, esnek çalışma biçimleri normalleştirildi. Aynı işyerinde çalışan işçiler bile farklı statülere ayrıldı: kadrolu, taşeron, sözleşmeli, geçici, günlük. Ücretler farklılaştı, haklar farklılaştı, gelecek duygusu farklılaştı. İşçi sınıfı aynı fabrikada bile birbirine yabancılaştırıldı.

Sınıfın parçalanması yalnızca ekonomik bir sonuç değildi; aynı zamanda politik bir sonuçtu. Çünkü işçi sınıfı parçalandığında, ortak çıkar bilinci zayıflar. Ortak çıkar bilinci zayıfladığında, mücadele yerine rekabet geçer. Rekabet geçince de dayanışma çözülür.

Neoliberalizmin asıl başarısı burada yatıyor: işçiyi yalnızca yoksullaştırmakla kalmadı, işçiyi birbirinden kopardı.

Bu kopuşun yanında bir başka büyük dönüşüm daha yaşandı: sendikal hareketin içi boşaltıldı. Sendikalar yalnızca baskıyla değil, aynı zamanda işlevsizleştirilerek tasfiye edildi. Bir dönem işçi sınıfının mücadele örgütleri olan sendikalar, giderek bürokratik yapılara dönüştü. Mücadele eden değil, pazarlık yapan; sınıfı harekete geçiren değil, sınıfı frenleyen kurumlar haline geldiler. İşçi sınıfının örgütlü gücü geri çekildikçe, sendikal bürokrasi de kendisini düzenle uyumlu hale getirdi.

Bu durum sosyalist hareketin kaderini de belirledi. Çünkü Türkiye’de sosyalist siyasetin en güçlü zemini, tarihsel olarak işçi sınıfının örgütlü alanlarıydı. Grevler, direnişler, sendikalar, fabrikalar… Sosyalist hareketin nefes aldığı yerlerdi bunlar. Neoliberalizm bu alanları dağıtınca, sosyalist hareket de kendi toplumsal zeminini kaybetti.

Bu kayıp yalnızca nicel bir kayıp değildi. Sosyalist hareket üretim alanından kopunca siyasetini de dönüştürmeye başladı. Çünkü üretim alanında olmayan bir sosyalist siyaset, kaçınılmaz olarak başka alanlara yönelir. Bu yönelişin bir kısmı zorunluydu; ama zamanla bir savrulmaya dönüştü.

Sosyalist hareketin bir bölümü fabrikadan çıkıp üniversiteye kapandı. Bir bölümü sendikal mücadele yerine kültürel muhalefete kaydı. Bir bölümü sınıf yerine kimlik siyasetini merkeze aldı. Bir bölümü devrimci siyaset yerine “demokratikleşme projelerine” bel bağladı. Bir bölümü de anti-emperyalizm adına devletçi-ulusalcı çizgiye savruldu.

Bu savrulmaların ortak noktası şuydu: hepsi, işçi sınıfının tarihsel özne olarak geri çekildiği koşullarda, sosyalist hareketin kendisine yeni dayanaklar aramasının sonucuydu.

Oysa marksizm açısından sınıfın geri çekilmesi, sınıfın ortadan kalkması demek değildir. Neoliberalizm işçi sınıfını bitirmedi. Tam tersine işçi sınıfını büyüttü ama dağıttı. İşçi sayısı arttı ama işçi sınıfının örgütlü gücü zayıflatıldı. Bu farkı göremeyen sosyalist hareket, bir süre sonra sınıfı yalnızca “eski fabrika işçisi” olarak düşünmeye başladı. Fabrikalar dönüşünce, işçi sınıfının da bittiğini sandı. Bu tarihsel bir yanılgıydı.

Çünkü işçi sınıfı artık sadece fabrikada değildi. Çağrı merkezindeydi, depodaydı, kargodaydı, marketteydi, turizmdeydi, taşımacılıkta, belediye işlerinde, hizmet sektöründe, platform işçiliğinde, güvencesiz işlerdeydi. Yani işçi sınıfı yok olmamış, biçim değiştirmişti.

Ama sosyalist hareketin önemli bir kısmı bu dönüşümü kavrayamadı. Bu yüzden “işçi sınıfı yok” söylemi yayıldı. Bu söylem yayılınca da sosyalizmin toplumsal zemini bulanıklaştı. Sınıfın yerine “halk” gibi belirsiz kavramlar geçti. Üretim ilişkileri yerine “otoriterlik”, “kötü yönetim”, “demokrasi eksikliği” gibi sınıfsızlaştırılmış açıklamalar geçti.

Bu noktada neoliberalizm yalnızca ekonomik değil, ideolojik bir zafer kazanmış oldu.

Çünkü neoliberalizm, insanlara şunu öğretti: “Herkes kendi hayatının girişimcisidir.” Bu söylem, işçiyi işçi olmaktan çıkarmadı ama işçiye işçi olduğunu unutturdu. Herkesin kendisini birey olarak kurtarması gerektiği fikri yayıldı. Kolektif mücadele küçümsendi. Dayanışma “eski moda” ilan edildi. Örgüt fikri korkutucu hale getirildi. Sosyalist hareketin mücadele dili ise “romantik”, “uçuk”, “gerçek dışı” diye damgalandı.

Böylece emekçiler yalnızlaştırıldı, yalnızlaştırıldıkça daha fazla teslim alındılar.

Bu süreç aynı zamanda sosyalist siyasetin dilini de dönüştürdü. Sosyalist hareket, sınıfı örgütlemek yerine çoğu zaman sınıfa “seslenmeye” başladı. Seslenmek başka şeydir, örgütlemek başka şey. Seslenmek propaganda üretir, örgütlemek güç üretir. Neoliberal dönemde sosyalist hareketin önemli bir bölümü güç üretme kapasitesini kaybedince, siyaset giderek bir tür “ahlaki pozisyon alma”ya dönüştü.

İşte bugün yaşadığımız ideolojik savrulmanın temelinde bu vardır.

Sosyalist hareketin bir kısmı kimlik siyasetinde çözüm aradı çünkü sınıf siyaseti zemin kaybetmişti. Sosyalist hareketin bir kısmı parlamenter çözüm hayallerine sarıldı çünkü sokakta güç biriktiremiyordu. Sosyalist hareketin bir kısmı Kemalizme ve ulusalcılığa savruldu çünkü işçi sınıfına güven zayıflamıştı; “devletin kurucu değerleri”ne sığınmak daha kolay görünüyordu.

Bunların her biri, yenilginin neoliberal çağda derinleşmesinin sonucudur.

Bugün sosyalist hareketin içinde “yozlaşma” diye konuştuğumuz şey, yalnızca kişisel çıkar ilişkilerinden ibaret değildir. O yozlaşma, bir sınıf hareketinin geri çekildiği koşullarda, siyasetin araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesidir. Örgütlerin varlıklarını sürdürmek için düzenle uyumlu hale gelmesidir. Mücadele yerine mevzi koruma refleksinin geçmesidir.

Neoliberalizm işte bu zemini yarattı.

Ama burada asıl soru şudur: Sosyalist hareketin savrulması yalnızca dış koşulların dayatması mıydı? Yoksa sosyalist hareket, bu yeni dönemi anlamak için teorik ve politik bir atılım yapmak yerine, kolaycı yollara mı saptı? Kimlik siyasetinin yükselişi, düzen içi çözüm arayışlarının yaygınlaşması ve ulusalcı savrulma, bu dönemde nasıl güç kazandı?

Bir sonraki yazıda tam da buraya eğileceğiz: Kimlik siyaseti nasıl oldu da sınıf siyasetinin yerine geçirildi? Bu dönüşüm, neoliberal çağın hangi ihtiyaçlarına cevap verdi? Ve sosyalist hareket, bu yeni ideolojik iklimde nasıl bir hatta sıkıştı?

(Devam edecek…)