1 Mayıs: Bayram mı, Direniş mi?

Akın Öztürk 1 Mayıs 2026

Bugün 1 Mayıs. Dünyanın bir yanında işçi sınıfı bu günü bayram olarak kutluyor; sosyalist ülkelerde meydanlar yalnızca sloganla değil, güvenle ve gururla doluyor. İşçi sınıfı yalnızca “hatırlanmıyor”, devletin resmi takviminde tanınıyor. Ama dünyanın büyük bölümünde ve Türkiye’de 1 Mayıs hâlâ bir “bayram” değil; mücadele ve direniş günü olarak yaşanıyor.

Çünkü bayram, kazanılmış bir hakkın, güvenceye alınmış bir yaşamın ifadesidir. Oysa bugün kapitalist dünyada işçi sınıfı, tarihsel kazanımlarını birer birer kaybediyor. İşte bu yüzden 1 Mayıs, çoğu ülkede hâlâ polis barikatlarının, yasakların, gözaltıların, düşük ücretin, güvencesizliğin ve iş cinayetlerinin gölgesinde geçiyor.

Bu tabloyu anlamadan 1 Mayıs’ı anlamak mümkün değildir.

Bugün dünya kapitalizmi, “küreselleşme” adı altında emeği parçaladı. Üretim bir zincire dönüştü; zincirin halkaları Çin’de, Hindistan’da, Bangladeş’te, Vietnam’da, Türkiye’de, Meksika’da birbirine bağlandı. Sermaye sınır tanımıyor; işçi sınıfı ise pasaportla, vizeyle, borçla, yasakla sınırlandırılıyor.

Kapitalizm bugüne kadar hiç olmadığı kadar üretken. Fakat bu üretkenlik, işçiye refah olarak dönmüyor. Tersine, dünya çapında şunları görüyoruz: çalışma süreleri uzuyor, reel ücretler düşüyor, sendikalar zayıflatılıyor, esnek çalışma norm haline getiriliyor, taşeronluk ve platform emeği yaygınlaşıyor, sosyal devlet budanıyor. Büyük teknoloji şirketleri, yapay zekâ, otomasyon ve dijital denetim araçlarıyla yalnızca üretimi değil, işçinin zamanını, dikkatini ve davranışını da yönetiyor. Bugün işçi sınıfı yalnızca kol gücüyle değil; zihniyle, duygusuyla, sabrıyla, tahammülüyle sömürülüyor.

Kapitalizmin yeni düzeni şudur:
İşçi çalışıyor ama yaşayacak kadar kazanamıyor.

Türkiye’de 1 Mayıs’ın direniş günü olarak yaşanmasının nedeni budur. Çünkü Türkiye’de işçi sınıfı artık yalnızca sömürülmüyor; açıkça yoksullaştırılıyor. Bugün milyonlarca işçi için ücret, ayın ortasına bile yetmiyor. Emekli işçiler yeniden çalışmak zorunda kalıyor. Genç işçiler geleceği “kariyer” olarak değil, “kaçış” olarak görüyor. Kadın emeği düşük ücretle ve güvencesizlikle iki kez sömürülüyor. Göçmen işçiler ise sistemin en dip katmanına itilmiş, adeta “hak dışı” bir işçi sınıfı yaratılmış durumda.

Bütün bunlar tesadüf değil. Bu, Türkiye kapitalizminin bilinçli tercihidir: ucuz emek rejimi. Türkiye’de büyüme modeli, yüksek teknolojiye değil; düşük ücretle çalışan işçiye dayanıyor. İhracatın, inşaatın, turizmin, sanayinin “rekabet gücü” dediği şey, gerçekte işçinin cebinden çalınan ekmektir.

Türkiye’de 1 Mayıs denince akla neden Taksim geliyor? Çünkü Taksim yalnızca bir meydan değil; işçi sınıfının tarihsel hafızasıdır. Ve egemen sınıflar en çok hafızadan korkar. Bugün sendikal örgütlülük oranı düşürülmüş, grev hakkı fiilen budanmış, toplu sözleşme süreçleri göstermelik hale getirilmiştir. “Milli güvenlik” gerekçesiyle grev ertelemek, Türkiye’de sermayenin rutin yönetim tekniği olmuştur.

Bir ülkede işçiye “grev yapamazsın” deniliyorsa, orada demokrasi yalnızca kâğıt üzerindedir.

Tam da bu noktada, Türkiye’deki sendikal yapıya dair acı bir gerçeği de konuşmak gerekir. İşçi sınıfı yalnızca patronlarla ve devlet baskısıyla kuşatılmıyor; aynı zamanda kendi adına konuştuğunu iddia eden sendikal bürokrasi tarafından da etkisizleştiriliyor. Türk-İş, Hak-İş ve DİSK gibi büyük konfederasyonların önemli bir kısmı, uzun süredir mücadele örgütü olmaktan çok denge unsuru gibi davranıyor; işçinin öfkesini örgütlemek yerine onu kontrol altında tutan bir rol üstleniyor.

Özellikle DİSK meselesi, işçi sınıfı açısından ayrı bir hayal kırıklığıdır. Çünkü DİSK, tarihsel olarak yalnızca bir konfederasyon değil; sınıf mücadelesinin militan hafızasıydı. Ancak bugün gelinen noktada, DİSK’in adındaki “D”nin, yani “Devrimci” niteliğinin içeriği büyük ölçüde boşaltılmıştır. Mücadeleci sendikacılık iddiası yer yer temsili açıklamalara, protokol siyasetlerine, kontrollü mitinglere sıkışmış; tabanın öfkesini büyüten değil, çoğu zaman onu yatıştıran bir çizgi öne çıkmıştır. İşçinin gerçek ihtiyacı ise fotoğraf veren yöneticiler değil; grev örgütleyen, direnişi büyüten, sınıfın birleşik gücünü açığa çıkaran bir sendikal hattır.

Türkiye’de 1 Mayıs bu nedenle yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir mücadele günüdür. Çünkü işçi sınıfının ekmeği ile özgürlüğü aynı zincire bağlıdır.

Bugün işçi sınıfının karşısındaki en büyük saldırı yalnızca düşük ücret değildir. Daha derin bir saldırı vardır: geleceksizlik. Taşeronluk, kısa süreli sözleşmeler, performans baskısı, prim sistemi, algoritmik denetim, işten çıkarma tehdidi… Bunların hepsi aynı hedefe hizmet eder: işçiyi yalnızlaştırmak, örgütsüz bırakmak, korkutmak. Bugünün kapitalizmi, işçiyi yalnızca çalıştırmak istemiyor; aynı zamanda onu “suskun” tutmak istiyor.

Bu yüzden 1 Mayıs, aynı zamanda suskunluğu bozan gündür.

Sosyalist ülkelerde 1 Mayıs bir bayramdır çünkü işçi sınıfı kendini “dışlanmış” hissetmez. Çünkü üretim süreci toplum adına örgütlenmiştir. Elbette bu ülkelerin sorunları yok demek değildir; ancak şu fark vardır: Orada işçi sınıfı, devletin karşısında değil; devletin içinde tarihsel bir özne olarak vardır.

Kapitalist ülkelerde ise işçi sınıfı, devlet için çoğu zaman bir “güvenlik sorunu”dur. Bu yüzden 1 Mayıs, polisle çevrili meydanlara sıkıştırılır.

Bayram ile direniş arasındaki fark tam da budur: kimin iktidarda olduğu sorusu.

Bugün dünya düzeni, işçiye şunu söylemek istiyor:
“Sen artık bir sınıf değilsin. Sen bireysin.”

Oysa gerçek şudur: Bugün işçi sınıfı tarihte hiç olmadığı kadar büyüktür. Ama tarihte hiç olmadığı kadar parçalanmıştır. 1 Mayıs, bu parçalanmaya karşı işçi sınıfının kendini yeniden hatırladığı gündür. İşçinin yalnız olmadığını, kaderinin ortak olduğunu, sömürünün kişisel değil sınıfsal bir gerçeklik olduğunu hatırladığı gündür.

Türkiye’de ve dünyada işçi sınıfı için 1 Mayıs hâlâ bir bayram değil, çünkü daha kazanılacak çok şey var. Ama bu, 1 Mayıs’ın anlamını küçültmez. Tam tersine büyütür.

Çünkü 1 Mayıs, işçi sınıfının şunu haykırdığı gündür:

Bu düzen böyle gitmeyecek.
Bu yoksulluk kader değil.
Bu sömürü sonsuz değil.

Ve en önemlisi:

İşçi sınıfı yeniden sahneye çıkmadan, insanlık nefes alamaz.

Bugün 1 Mayıs.
Türkiye’de meydanlar barikatlı olabilir.
Ama tarih göstermiştir:
Barikatlar halkın yürüyüşünü durduramaz, sadece geciktirir.

Yaşasın 1 Mayıs!
Yaşasın işçi sınıfının birliği ve mücadelesi!