🧩Buhran Rejimi ve Ulusal Sorun-I

Son dönemde ulusal sorun ve barış tartışmaları yeniden alevlendi. Bu üç yazıda meseleyi ezberlerin üzerinden değil; kriz rejimi, sınıf dengeleri ve devletin yapısı üzerinden birlikte düşünmeye çalışacağım. Amacım kesin hükümler vermek değil. Daha çok, yönümüzü kaybetmeden bu tartışmayı biraz daha derinlikli bir zemine çekebilmek.

Çünkü bugün barış konuşulurken bile çoğu zaman temel sorular ortada kalıyor: Bu ülkede devlet nasıl bir yapıdır? Kriz dönemlerinde nasıl davranır? Sermaye düzeni sıkıştığında demokrasiye alan açar mı, yoksa daha çok mu kapanır? Bu soruların yanıtını aramadan ulusal sorunu tartışmak, ister istemez bizi yüzeyde dolaştırıyor.

Not: Bu yazıda “kriz” kavramını, geçici bir dalgalanma anlamında değil; Türkiye’de ekonomik, siyasal ve toplumsal sıkışmanın uzun süreli hale gelmesiyle oluşan bir buhran rejimi anlamında kullanıyorum. Yani mesele gelip geçici bir kriz değil, kalıcılaşmış bir yönetim biçimidir.

Otoriterleşme Tesadüf mü, Kapitalizmin Eğilimi mi?

Türkiye’de yaşadığımız siyasal daralmayı çoğu zaman kişilere bağlama eğilimindeyiz. Yanlış lider, yanlış ittifak, yanlış anayasa… Sanki başka biri gelse her şey normale dönecekmiş gibi düşünüyoruz. Oysa insan ister istemez şunu soruyor: Eğer mesele yalnızca kişisel tercihler olsaydı, neden dünyanın bu kadar geniş bir coğrafyasında benzer bir sertleşme yaşanıyor? Neden yalnızca bizde değil; Avrupa’da da, Amerika’da da, Ortadoğu’da da siyasal alan daralıyor, merkezileşme artıyor, muhalefet alanı sıkışıyor?

Bu tabloyu daha önce “Kapitalizmin Kriz Rejimi: Dünyada Yeni Otoriter Dalga” başlıklı yazıda tartışmaya çalışmıştım: Kapitalizmin kriz dönemleri sadece ekonomik göstergeleri değil, yönetim biçimlerini de dönüştürüyor. Kriz derinleştikçe liberal-demokratik vitrin geri çekiliyor, yerine daha sert, daha güvenlikçi, daha merkezi bir devlet biçimi öne çıkıyor. Bu yüzden otoriterleşmeyi bir “sapma” olarak değil, kriz dönemlerinde kapitalizmin gösterdiği yapısal bir eğilim olarak düşünmek gerekiyor.

Kapitalizm yalnızca bir ekonomik sistem değil. Aynı zamanda bir yönetim biçimi üretir. Bu yönetim biçimi, sermaye birikiminin istikrarına bağlıdır. Birikim görece sorunsuz ilerlerken siyasal alan görece geniş olur. Uzlaşma mekanizmaları işler, temsil kanalları açık tutulur, farklı sesler sistem içinde tolere edilir. Ama birikim modeli tıkandığında, kriz derinleştiğinde sistem başka bir forma geçer. Devlet bu noktada uzlaşma aygıtı olmaktan çıkar; disiplin aygıtına dönüşür.

Türkiye’de son on yılda gördüğümüz tabloyu yalnızca anayasal değişikliklerle ya da tekil lider tercihleriyle açıklamak bu yüzden eksik kalıyor. Çünkü daha derinde bir şey işliyor: Birikim modelinin tıkanması ve krizin, devletin yönetim biçimini sertleştirmesi. Bu meseleye dair “Türkiye’de Otoriter Rejimin Kökleri” başlıklı yazıda da şunu vurgulamıştım: Türkiye’de otoriterleşme yalnızca bugünün siyasal iklimiyle ilgili değil; devletin kuruluş kodlarıyla, güvenlik aklıyla ve sınıflar arası dengeleri yönetme biçimiyle bağlantılı tarihsel bir sürekliliğe dayanıyor. Yani bizde otoriterleşme bir “istisna” değil; uygun koşullar oluştuğunda devreye giren bir yönetme geleneği.

Türkiye kapitalizmi uzun süre düşük ücret, yüksek borçlanma ve inşaat-temelli büyüme modeliyle yol aldı. Bu model dış finansmana bağımlıydı, kırılgandı ve sürdürülebilirliği sınırlıydı. Küresel dalgalar sertleştikçe, emperyalist merkezlerde kriz derinleştikçe ve sermaye hareketleri daha oynak hale geldikçe bu model de zorlanmaya başladı. Zorlanma arttıkça sistemin kendini koruma refleksi güçlendi. İşgücü üzerindeki denetim arttı, sendikal alan daraltıldı, grevler “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelendi, siyasal muhalefet daha fazla baskılandı, devlet içindeki güç dengeleri daha da merkezileşti.

Bu tabloyu sadece “otoriter bir zihniyet” ile açıklamak yetersiz kalıyor. Ortada daha somut bir gerçek var: Kriz artık geçici bir dalgalanma değil, bir yönetim biçimine dönüşmüş durumda. Bugün yaşadığımız şey tam olarak budur: kriz rejimi.

Böyle bir zeminde demokratikleşme nasıl mümkün olacak? Bu soruyu ciddiye almadan ulusal sorunu da sağlıklı tartışamayız. Demokratik talepler elbette meşrudur: Siyasal tutukluların serbest bırakılması, kayyum rejiminin sona ermesi, ifade özgürlüğünün güvence altına alınması… Bunlar tartışma konusu bile olmamalı. Ama şu gerçeği de görmezden gelemeyiz: Demokratik alan soyut bir hukuk meselesi değildir. Demokratik alanın genişliği doğrudan sınıf güç dengeleriyle belirlenir.

Sermaye birikim modeli krizdeyken sistem demokratik alanı genişletmekte gönülsüzdür. Çünkü genişleyen her alan, aynı zamanda sınıf mücadelesinin de genişlemesi anlamına gelir. Bu yüzden kriz rejiminde demokratikleşme hep bir gerilim taşır: ya aşağıdan gelen basınçla derinleşir ya da kriz sertleştiğinde hızla geri alınır. Bugün yaşadığımız belirsizlik biraz da buradan kaynaklanıyor.

Ulusal sorunu bu zeminden koparıp yalnızca kimlik ve kültürel haklar düzeyinde ele aldığımızda, meselenin ekonomik ve sınıfsal boyutunu kaçırıyoruz. Oysa Türkiye’de ulusal sorun; devletin kuruluş kodlarıyla, sermaye birikim modeliyle ve bölgesel dengelerle iç içe geçmiş tarihsel bir düğümdür. Bu nedenle kriz rejimi koşullarında ulusal soruna dair her çözüm arayışı eninde sonunda şu soruya takılır: Bu çözüm mevcut sınıf yapısını koruyarak mı ilerleyecek, yoksa sınıf dengelerini de sarsacak mı?

Belki de asıl mesele burada. Çünkü kriz derinleştikçe sistem iki yoldan birine yönelir: ya daha sertleşir ya da yeni bir denge arayışına girer. Bu denge arayışlarının nereye evrileceğini belirleyecek olan ise yalnızca masa başındaki müzakereler değil, toplumsal güç dengeleridir.

Bir sonraki yazıda şu soruya daha yakından bakmak gerekiyor: Ulusal sorun sınıf siyasetini güçlendirebilir mi, yoksa kriz rejimi içinde yeni bir siyasal bloklaşmanın malzemesine mi dönüşür?

Devam edeceğiz.