⛓️Yenilgi Psikolojisi: Geri Çekilme mi, Tasfiye mi?(2)

(Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? – 2)

12 Eylül’ün yarattığı yıkımı sadece gözaltılarla, işkencelerle, idamlarla açıklamak mümkün değil. Bunlar elbette tarihe kazınmış büyük bir karanlıktır. Ama asıl mesele, bu karanlığın solun bilincinde açtığı gediktir. Çünkü 12 Eylül yalnızca örgütleri dağıtmadı; solun iradesini, özgüvenini ve geleceğe dair iddiasını da hedef aldı. Ve bunu başardığı ölçüde, yenilgi bir dönemsel gerileme olmaktan çıktı, bir ruh haline dönüştü.

Bugün solun içindeki ideolojik savrulmayı, düzen içileşmeyi, kimlik siyasetine sıkışmayı, hatta ulusalcı devletçiliğe kadar uzanan çizgiyi anlamak istiyorsak, önce şu soruyla yüzleşmek zorundayız: Yenilgi nasıl yaşandı ve nasıl anlamlandırıldı?

Çünkü yenilgi, sadece bir kayıp değildir. Yenilgi, doğru okunursa ders olur, yeniden kuruluşun zeminini yaratır. Ama yanlış okunursa bir teslimiyet biçimine dönüşür. Türkiye solunun yaşadığı şey, büyük ölçüde budur.

12 Eylül sonrasında birçok yapı geri çekilmeyi bir taktik olarak değil, bir kader olarak benimsedi. Geri çekilme, mücadeleyi daha güçlü bir biçimde yeniden kurmak için yapılan geçici bir düzenleme olmaktan çıktı; var olabilmek için siyaseti yumuşatma, risk almama, kendini koruma ve görünmezleşme çizgisine dönüştü. Bu durum zamanla “akıllılık” gibi anlatıldı. Oysa aslında akıllılık değil, yenilginin içselleştirilmesiydi.

Bu süreçte solun önemli bir bölümü, mücadeleyi yükseltmek yerine “hayatta kalmayı” siyaset haline getirdi. Hayatta kalmak elbette önemlidir. Fakat hayatta kalmak bir amaç haline gelirse, örgüt artık sınıf mücadelesinin aracı olmaktan çıkar, kendi varlığını sürdürmeye çalışan bir yapıya dönüşür. Böylece devrimci politika, yerini örgütsel muhafazakârlığa bırakır. O andan itibaren sol, toplumu dönüştürmek için değil, kendi kendini idare etmek için yaşamaya başlar.

12 Eylül yenilgisi, işte bu dönüşümü hızlandırdı.

Üstelik bu yenilgi sadece bir örgüt yenilgisi değildi. Bir çağ değişiyordu. Dünya kapitalizmi neoliberal evreye geçiyor, Sovyetler Birliği çözülmeye gidiyor, üretim süreçleri parçalanıyor, sendikal hareket zayıflatılıyor, sermaye daha saldırgan hale geliyordu. Solun önünde yalnızca baskı değil, yeni bir dünya vardı. Fakat Türkiye solu bu yeni dünyayı doğru okuyamadı. Baskı koşulları altında teorik üretim geriledi, tartışma zemini daraldı, analiz yeteneği zayıfladı. Böylece sol, kapitalizmin dönüşümünü anlamak yerine, kendi geçmiş kalıplarını tekrar etmeye başladı.

Bu tekrar hali bir süre sonra iki farklı savrulma üretti.

Birinci savrulma, sekterleşme oldu. Bazı yapılar yenilgiyi, dış dünyaya kapanarak, kendini dar bir “doğruluk” alanına hapsederek aşmaya çalıştı. Devrimci çizgiyi korumak adına toplumsal bağlar zayıfladı. Örgüt, kitlelerle ilişkisini güçlendirmek yerine, kendini bir tür inanç cemaatine dönüştürdü. Bu yol, mücadeleyi büyütmedi; sadece daralttı.

İkinci savrulma ise daha yaygın olanıydı: düzenle uzlaşma ve “makul siyaset” arayışı. Yenilgi, birçok kesimde devrim fikrini aşındırdı. Sosyalizm hedef olmaktan çıktı, uzak bir ideal gibi konuşulmaya başlandı. Onun yerine “demokrasi”, “hukuk”, “normalleşme”, “parlamenter çözüm” gibi başlıklar solun merkezine yerleşti. Bu başlıkların her biri kendi içinde anlamlı olabilir. Fakat sorun şuydu: bunlar sınıf mücadelesinin parçası olarak değil, sınıf mücadelesinin yerine ikame edilen bir çizgi olarak kuruldu.

Böylece sol, devrimci bir kopuş fikrinden uzaklaştıkça, düzenin sınırları içinde düşünmeye başladı. Sermaye düzeni artık yıkılacak bir sistem değil, “iyileştirilecek bir mekanizma” gibi görülmeye başlandı. İşte tam bu noktada teslimiyet, teoriye dönüştü.

Solun bir bölümü “gerçekçilik” adına düzenin gerçekliğini kabullendi. Oysa marksist gerçekçilik, düzeni kabul etmek değil, düzenin çelişkilerini doğru analiz edip onu aşacak hattı kurmaktır. 12 Eylül sonrasında ise gerçekçilik, çoğu zaman “daha fazlası mümkün değil” fikrine dönüştü. Bu, solun içine işleyen en tehlikeli düşüncedir.

Çünkü “daha fazlası mümkün değil” dediğin anda, devrimci politika ölür.

Bu yenilgi psikolojisinin bir başka sonucu daha oldu: solun hedefi değişti. Eskiden hedef sermaye düzeniydi. Sonra hedef “otoriterlik” oldu. Ardından hedef “kötü yönetim” oldu. Sonra hedef “yanlış kişiler” oldu. Böylece sınıfsal analiz geri çekildi, siyaset kişiselleşti. Sermaye sınıfı görünmezleşti, devlet aygıtının sınıfsal niteliği unutuldu. Faşizm tartışmaları bile sınıf bağlamından koparıldı. Faşizm, kapitalizmin kriz dönemlerindeki yönetim biçimi olmaktan çıkarılıp, “ülkenin kötü geleneği” gibi ele alınmaya başlandı.

Oysa faşizmin panzehiri sadece demokrasi değildir. Faşizmin panzehiri, işçi sınıfının örgütlü gücüdür. Faşizmi doğuran şey sermaye düzeninin krizidir. Dolayısıyla faşizme karşı mücadele, sermaye düzenine karşı mücadeleyle birleşmediği sürece, yalnızca bir temenni olarak kalır.

Tam da bu noktada solun yenilgi sonrası geliştirdiği çizgi, çoğu kez faşizme karşı mücadeleyi büyütmek yerine, faşizmin kurduğu düzenin içinde nefes alacak alan aramaya dönüştü. Bu da kaçınılmaz biçimde düzen içileşmeyi, parlamenter hayalleri ve ideolojik yumuşamayı besledi.

12 Eylül’ün en büyük başarısı belki de burada yatıyor: Solun önemli bir kısmı, faşizmi yenmek yerine faşizmle yaşamayı öğrendi. Bunu bilinçli bir tercih gibi anlatmak zorunda değiliz. Bu, koşulların dayattığı bir durum olarak ortaya çıktı. Fakat sonuç değişmedi: Yenilgi, direnme iradesini zayıflattı.

Bugün kimlik siyasetinin sol içinde bu kadar büyümesinin, düzen içi çözüm arayışlarının normalleşmesinin ve hatta Kemalist-ulusalcı savrulmanın güçlenmesinin arkasında da aynı yenilgi psikolojisi vardır. Çünkü yenilen hareketler, çoğu zaman kendi öz gücüne güvenmek yerine, başka dayanaklar arar. Kimi “sivil toplum”a sarılır, kimi “devletin kurucu değerleri”ne sarılır, kimi “ulus” fikrine sarılır. Ama hepsinde ortak bir nokta vardır: işçi sınıfının devrimci özne olma kapasitesine duyulan güvenin zayıflaması.

Yenilgi böyle işler. Önce mücadeleyi geriletir, sonra bilinci aşındırır, ardından siyaseti dönüştürür.

Bu nedenle 12 Eylül’den sonra yaşanan şey yalnızca baskı altında geri çekilme değil, aynı zamanda uzun bir tasfiye sürecidir. Tasfiye yalnızca örgütlerin dağılması değildir. Tasfiye, sosyalizmin devrimci iddiasının aşındırılmasıdır. Tasfiye, sınıf siyasetinin silikleştirilmesidir. Tasfiye, solun kendisini düzenin sınırları içinde yeniden tanımlamasıdır.

O yüzden bugün solun içinde yaşanan savrulmaları konuşurken sadece “yanlış kararlar” demek yetmez. Sorun daha derindir. Yenilgi doğru okunmadığı için geri çekilme tasfiyeye dönüştü. Tasfiye derinleştikçe de sol, kendi tarihsel varlık nedenini kaybetmeye başladı.

Şimdi asıl soru şudur: Bu tasfiye süreci nasıl kalıcılaştı? Neoliberalizm yalnızca ekonomiyi değil, toplumu ve solun düşünme biçimini nasıl dönüştürdü? İşçi sınıfı nasıl parçalandı ve sol bu parçalanmayı neden doğru okuyamadı?

Bir sonraki yazıda, 12 Eylül’ün açtığı kapıdan giren neoliberal saldırının Türkiye’de sınıf yapısını nasıl dönüştürdüğünü ve solun bu yeni gerçeklik karşısında nasıl bocaladığını ele alacağız.

(Devam edecek…)