⛓️12 Eylül: Bir Darbe Değil, Sınıf Savaşının Dönüm Noktasıdır(1)

(⛓️Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? – 1)

Türkiye’de solun bugün içine düştüğü savrulmayı konuşurken çoğu zaman mesele kişilere indirgeniyor. Hepimiz bu cümleleri duyuyoruz: “Şu yapı bozuldu”, “bu örgüt yozlaştı”, “şu lider sattı”… Elbette bunların gerçek payı vardır. Ama sadece buraya takılıp kalırsak büyük resmi kaçırırız. Çünkü bugün yaşadığımız çözülme, yalnızca bireysel zayıflıkların ya da örgütsel hataların toplamı değildir. Daha derinde, tarihsel bir kırılma yatıyor.

O kırılmanın adı 12 Eylül’dür.

12 Eylül denince çoğumuzun aklına ilk olarak işkenceler, idamlar, cezaevleri ve askeri baskı gelir. Doğrudur. Bunlar bu ülkenin hafızasına kazınmış büyük bir karanlıktır. Ama mesele sadece bu değildir. Çünkü 12 Eylül’ü yalnızca bir askeri darbe olarak görmek, gerçeğin yarısını bile anlatmaz.

Bize yıllarca 12 Eylül “ülkede düzeni sağlamak için yapılmış bir müdahale” diye anlatıldı. Oysa gerçek bu kadar basit değildi. 12 Eylül, sermaye sınıfının kriz koşullarında kendi iktidarını güvenceye almak için başvurduğu kapsamlı bir sınıf saldırısıydı. Devletin tarafsız bir hakem gibi davranarak “kavgayı bitirme” hamlesi değil, sermaye düzeninin kendi geleceğini garantiye alma hamlesiydi.

Bu nedenle 12 Eylül’ün hedefinde sadece devrimci örgütler yoktu. Elbette sosyalistler, gençlik hareketi, sendikacılar, aydınlar hedef alındı. Ama asıl hedef, onların varlık zeminiydi: yükselen işçi sınıfı hareketi.

1970’lerin Türkiye’sini hatırlayalım. Bu dönem yalnızca sağ-sol çatışmasıyla değil, grevlerle, fabrika işgalleriyle, kitlesel yürüyüşlerle ve sendikal örgütlenmenin büyümesiyle anılan bir dönemdi. Sermaye sınıfı açısından bu, basit bir “asayiş sorunu” değildi. Bu, doğrudan doğruya mülkiyet düzenine yönelen bir tehditti. 12 Eylül işte bu tehdidi ortadan kaldırmak için geldi.

Bu yüzden darbenin ardından kurulan şey geçici bir yönetim değil, bir rejimdi. Ülke yalnızca baskıyla yönetilmedi; yeniden biçimlendirildi. İşkenceler, idamlar, cezaevleri elbette bir korku iklimi yarattı. Ama o korku iklimi rastgele değildi; yeni bir ekonomik düzenin, yeni bir toplumsal disiplinin zeminini hazırlamak içindi.

12 Eylül’den sonra Türkiye, neoliberal saldırının laboratuvarına dönüştü. Grev hakkı fiilen budandı, sendikalar felç edildi, toplu sözleşme mekanizmaları etkisizleştirildi. Kamusal üretim adım adım tasfiye edildi, özelleştirme politikaları hızlandı, taşeronlaşma yayıldı, güvencesizlik sıradanlaştı. İşçi sınıfı hem ekonomik olarak parçalandı hem de siyasal olarak etkisizleştirildi.

Yani 12 Eylül yalnızca devrimci hareketi bastırmadı; işçi sınıfının kolektif gücünü kırdı. Ve bunu kırdığı ölçüde, toplumun geleceğini de sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirdi.

Bu süreç, sol açısından yalnızca örgütlerin dağılması anlamına gelmiyordu. Daha ağır bir şey oldu: toplumun mücadele hafızası zedelendi. Dayanışma duygusu yerini bireysel kurtuluş fikrine bıraktı. Örgüt fikri korkuyla anılır hale geldi. Grev, direniş, hak arama gibi kavramlar “tehlike” gibi gösterildi. İnsanlara “sakın bulaşma” duygusu işlendi. Bu sadece baskının değil, ideolojik yeniden eğitimin sonucuydu.

12 Eylül’ün en büyük başarısı, yalnızca devrimcileri susturması değil, solun zihnine yenilgiyi kazımasıdır. Yenilgi, bir süre sonra yalnızca yaşanan bir olay olmaktan çıktı; kabullenilen bir kader haline getirildi.

Bu noktadan sonra solun içine başka bir hastalık girdi: hayatta kalma siyaseti. Elbette her mücadele döneminin geri çekilme evresi olur. Marksist gelenekte bu bilinir. Ama Türkiye’de 12 Eylül sonrası yaşanan şey çoğu zaman taktik bir geri çekilme değil, stratejik bir çözülmeydi. Birçok yapı, faşizme karşı mücadeleyi büyütmek yerine, “uyumlanmayı” bir tür akıllılık gibi sunmaya başladı. Yenilgi geçici bir durum değil, kalıcı bir gerçeklik gibi benimsendi.

Ve yenilgi kabullenilince, düzen de kabullenildi.

Bugün solun içinde gördüğümüz kimlik siyasetine savrulma, düzen içi çözüm arayışları, parlamenter hayaller, “demokrasi restorasyonu” söylemleri ya da ulusalcı-Kemalist devletçiliğe kayış… Bunların hepsi birbirinden kopuk şeyler değil. Hepsi aynı kökten besleniyor: 12 Eylül sonrası kurulan neoliberal düzenin ideolojik kuşatmasından.

Bu kuşatma, sınıf siyasetini zayıflattı. İşçi sınıfını tarihsel özne olmaktan çıkardı. Üretim ilişkileri yerine kültürel alanları öne itti. Mücadele yerine temsiliyet, devrim yerine reform, örgütlenme yerine “sivil toplum” fikri geçti. Sosyalizm, toplumu dönüştüren bir proje olmaktan çıkarılıp bir tür ahlaki muhalefete indirgenmeye başladı.

O yüzden bugün yaşadığımız savrulmayı anlamak için geçmişe nostaljiyle bakmak yetmez. 12 Eylül, kapanmış bir dönem değildir. Türkiye’de bugün hâlâ yaşayan düzenin temel taşlarından biridir. Bugün sendikaların zayıflığı, işçi sınıfının parçalanmışlığı, solun üretim alanından kopuşu ve ideolojik dağınıklığı… bunların hepsi o dönemde açılan yolun devamıdır.

Bu yüzden soruyu yeniden sormak zorundayız: 12 Eylül karşısında neden direnemedik? Yenilgiyi neden doğru okuyamadık? Ve daha önemlisi, yenilgi sonrasında sol neden yeniden ayağa kalkamadı?

Bir sonraki yazıda tam da buraya odaklanacağız: Yenilgi psikolojisi nasıl teslimiyetçi bir çizgiye dönüştü, sol nasıl “geri çekilme” ile “tasfiye” arasındaki farkı kaybetti?

(Devam edecek…)