Akın Öztürk – 02 Haziran 2026
(Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? – 6)
Eğer neoliberalizm sınıfı ortadan kaldırmadıysa, onu yeniden üretti ve daha da parçaladıysa, o zaman temel soru şudur: Sol bu dönüşümü neden göremedi?
Bu soru yalnızca politik bir soru değildir. Aynı zamanda teorik bir sorudur. Çünkü bir hareket, içinde yaşadığı gerçekliği doğru okuyamıyorsa, sorun yalnızca örgütlenme değil, analiz kapasitesidir.
Bugün solun yaşadığı en derin krizlerden biri tam da burada ortaya çıkıyor: Marksizm, bir dönem dünyayı açıklayan en güçlü teorik araçlardan biri iken, zamanla birçok yapı içinde ya dogmaya, ya slogana, ya da nostaljik bir kimliğe dönüşmüştür.
Bu dönüşüm rastgele değildir.
12 Eylül yenilgisi yalnızca örgütleri dağıtmadı; aynı zamanda solun teorik üretim damarını da zayıflattı. Baskı dönemleri yalnızca fiziksel değil, entelektüel sonuçlar da doğurur. Tartışma zeminleri daralır, düşünsel üretim kesintiye uğrar, kuşaklar arası aktarım zayıflar. Türkiye’de olan da büyük ölçüde budur.
Bir dönem Marksizm, canlı bir tartışma alanıydı. Kapitalizmin nasıl işlediği, sınıfın nasıl oluştuğu, devletin niteliği, emperyalizm, devrim stratejisi gibi konular yalnızca kitaplarda değil, siyasal pratik içinde tartışılıyordu. Ancak 12 Eylül sonrası bu zemin büyük ölçüde ortadan kalktı.
Bunun yerini iki eğilim aldı.
Birincisi, dogmatik Marksizmdi. Bu eğilimde teori, yaşayan bir analiz aracı olmaktan çıkıp, ezberlenmiş doğrular bütününe dönüştü. Gerçeklik değişse bile analiz değişmedi. Kapitalizmin yeni biçimleri, yeni emek süreçleri, yeni sınıf ilişkileri bu çerçevede yeterince değerlendirilemedi.
İkincisi ise bunun tam karşıt gibi görünen ama aslında aynı sonuca çıkan bir eğilimdi: teoriden kaçış. Bu çizgide ise Marksizm “eski bir büyük anlatı” olarak görülmeye başlandı. Yerine daha parçalı, daha kültürel, daha kimlik temelli açıklamalar geçti. Sınıf analizi geri çekildi, yerine sosyolojik gözlemler, kültürel yorumlar ve siyasal refleksler yerleşti.
Her iki durumda da sonuç aynıydı: Marksizm, gerçekliği açıklayan bir araç olmaktan uzaklaştı.
Bu zayıflamanın en önemli sonuçlarından biri şudur: sol, kapitalizmin değişimini okuyamadı.
Neoliberalizm yalnızca ekonomik bir model değil, aynı zamanda üretim ilişkilerinin yeniden örgütlenmesidir. Esnek çalışma, taşeronlaşma, platform ekonomisi, küresel tedarik zincirleri, dijital emek süreçleri… Bunların her biri sınıfın yapısını değiştirdi.
Ama bu değişim, eski kavramlarla tam olarak açıklanamayınca, solun bir bölümü şu hataya düştü: sınıfın değiştiğini değil, sınıfın ortadan kalktığını düşündü.
Bu, teorik bir kırılma noktasıdır.
Çünkü sınıf yoksa, sınıf mücadelesi de yoktur. Sınıf mücadelesi yoksa, devrim fikri de anlamını yitirir. Böylece geriye başka siyasal formlar kalır: kimlik siyaseti, reformculuk, parlamentarizm ya da devlet merkezli ulusalcılık.
Marksizmin zayıflaması, bu yüzden yalnızca akademik bir mesele değildir. Doğrudan siyasal yönelimi belirleyen bir sorundur.
Bir başka önemli nokta da şudur: Marksizm yalnızca ekonomi teorisi değildir; aynı zamanda bir tarihsel hareket teorisidir. Yani sınıfların nasıl oluştuğunu, nasıl çatıştığını ve nasıl dönüştüğünü açıklar. Bu hareket fikri zayıfladığında, tarih durağan bir şey gibi algılanmaya başlar.
Türkiye’de solun önemli bir bölümünde bu durağanlık hissi güçlendi. “Artık devrim mümkün değil”, “işçi sınıfı eski gücünde değil”, “toplum değişti” gibi cümleler yaygınlaştı. Bu cümleler çoğu zaman gerçeklik tespiti gibi sunuldu, ama aslında teorik bir teslimiyeti ifade ediyordu.
Oysa Marx’ın yaklaşımında toplumlar durağan değildir. Üretim ilişkileri değiştikçe sınıf ilişkileri de değişir. Ama değişim, yok oluş anlamına gelmez.
Marksizmin zayıflamasıyla birlikte solun bir bölümü başka teorik kaynaklara yöneldi: liberal demokrasi teorileri, kimlik politikaları, post-yapısalcı yaklaşımlar, devlet merkezli analizler… Bunların her biri kendi içinde bir şeyler açıklayabilir, ama sınıf ilişkisini merkezden çıkardığında bütünlük kaybolur.
Bu da siyasal dağınıklığı büyüttü.
Bugün solun aynı anda hem kimlik siyasetine, hem parlamenter hayallere, hem de ulusalcı reflekslere savrulabilmesinin nedeni budur. Çünkü ortak bir teorik merkez yoktur. Ortak merkez olmayınca, her eğilim kendi doğrultusunda güç kazanır.
Marksizm bir dönem o ortak merkezi sağlıyordu. Ama o merkez zayıflayınca, sol parçalandı.
Burada kritik bir yanlış anlama daha var: Marksizmin zayıflaması, onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman teorinin zayıflaması, onu taşıyan siyasal pratiklerin zayıflamasıyla ilgilidir.
12 Eylül sonrası Türkiye’de olan şey de budur. Sınıf hareketi zayıflayınca, onu açıklayan teori de zayıfladı. Teori, canlı bir mücadele zemininden kopunca, akademik ya da ideolojik bir forma indirgenir.
Bugün yeniden düşünülmesi gereken şey tam da budur: Marksizm nasıl yeniden canlı bir analiz aracına dönüştürülebilir?
Çünkü eğer sınıf yeniden üretiliyorsa ve daha da karmaşık hale geliyorsa, onu anlamak için daha zayıf değil, daha güçlü bir teorik çerçeveye ihtiyaç vardır.
Bir sonraki yazıda artık bu noktaya geleceğiz:
Teorik zayıflık sadece bir analiz sorunu değildir; aynı zamanda politik stratejiyi nasıl şekillendirdi? Sol neden aynı anda hem düzen içi çözümlere, hem kimlik siyasetine, hem de devlet merkezli ulusalcılığa savrulabildi?
(Devam edecek…)
Yorum bırakın