(⛓️Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? – 5)
Neoliberalizm uzun yıllar boyunca bize şunu anlattı:
Artık sınıflar yoktu.
Toplum, birbirinden kopuk bireylerden oluşuyordu.
Herkes kendi hayatının girişimcisiydi.
Solun önemli bir bölümü de bir dönem bu anlatının etkisi altına girdi.
Fabrikaların dağılması, sendikaların zayıflaması, güvenceli işlerin azalması, üretimin parçalanması… Bütün bunlar sanki sınıfın ortadan kalktığı izlenimini yarattı.
Ama gerçek bu değildi.
Neoliberalizm sınıfı yok etmedi.
Onu parçaladı, görünmezleştirdi ve yeniden üretti.
Bu ayrım çok önemlidir. Çünkü sınıfın ortadan kalktığını düşünürseniz, mücadeleyi de anlamsız görmeye başlarsınız. Oysa ortadan kalkan sınıf değil; sınıfın eski görünümüdür.
Eskiden sınıf dediğimiz yapı büyük ölçüde fabrika merkezliydi. Aynı mekânda çalışan, aynı üretim sürecinin parçası olan, aynı sendikal yapı içinde örgütlenebilen büyük işçi toplulukları vardı. Bu yoğunlaşma işçi sınıfına yalnızca ekonomik değil, politik bir güç de kazandırıyordu.
Neoliberalizm tam da bunu dağıttı.
Üretim parçalandı.
Taşeronlaşma yayıldı.
Esnek ve geçici çalışma olağan hale geldi.
Hizmet sektörü büyüdü.
İşçi artık aynı fabrikada yan yana çalışan bir topluluk olmaktan çıkarıldı; farklı şehirlerde, farklı iş kollarında, farklı sözleşmeler altında çalışan dağınık bir emek kitlesine dönüştürüldü.
Ama bu, sınıfın yok olduğu anlamına gelmiyordu.
Tam tersine, sınıf daha geniş bir alana yayıldı.
Bugün çağrı merkezinde çalışan da, depoda çalışan da, motokurye de, market işçisi de, taşeron belediye emekçisi de, platform işçisi de aynı sömürü düzeninin parçalarıdır.
Sorun şurada başlıyor:
Bu parçalar kendilerini aynı sınıfın parçası olarak göremediğinde, sınıf siyasal bir güç olmaktan uzaklaşıyor.
Neoliberalizmin en büyük başarısı da burada yatıyor:
Sınıfı yok etmeden, onu birlikte hareket edemez hale getirmek.
Bu dönüşüm yalnızca ekonomik değildi; aynı zamanda ideolojikti.
Neoliberalizm insanlara sürekli şunu söyledi:
“Başarı da başarısızlık da senin kişisel sorumluluğundur.”
Böylece sömürü düzeni görünmez hale getirildi. Sorun sistemde değilmiş gibi gösterildi; mesele bireyin performansına indirgendi.
İşçi artık kendisini işçi olarak değil, “kendi hayatını yöneten birey” olarak görmeye başladı.
Sınıf bilincinin çözülmesinin en önemli nedenlerinden biri budur.
Bir başka önemli dönüşüm ise emeğin görünmezleşmesidir.
Fabrika döneminde üretim gözle görülürdü. İşçi de, üretim süreci de ortadaydı. Bugün ise üretim küresel ölçekte parçalanmış durumda. Bir ürünün hangi ülkede, kim tarafından, hangi koşullarda üretildiği çoğu zaman bilinmiyor.
Bir akıllı telefonun içinde onlarca ülkenin emeği vardır; ama o emek birbirinden kopuktur.
Kapitalizmin yeni örgütlenme biçimi tam da budur:
Birbirine bağımlı ama birbirinden habersiz emek dünyaları yaratmak.
Dolayısıyla neoliberalizm sınıfı ortadan kaldırmadı; onu küresel, parçalı ve dağınık bir yapıya dönüştürdü.
Solun önemli bir bölümü ise bu dönüşümü yanlış okudu. Sınıfın biçim değiştirdiğini görmek yerine, sınıfın ortadan kalktığını düşündü.
Oysa Marx açısından sınıf, donmuş bir kategori değildir. Üretim ilişkileri değiştikçe sınıfın biçimi de değişir.
Bugün yaşanan tam olarak budur.
Ama bu dönüşümü okuyamayan sol, sınıfı geçmişe ait bir olgu gibi görmeye başladı. Böylece siyaset de yönünü kaybetti.
Çünkü sınıfı merkezden çıkaran bir hareket, kaçınılmaz olarak başka dayanaklar arar.
Kimlik siyaseti burada büyüdü.
Düzen içi reformculuk burada güç kazandı.
Ulusalcı ve devletçi refleksler burada yeniden yükseldi.
Hepsinin ortak noktası aynıydı:
Sınıfın politik merkez olmaktan çıkması.
Oysa bugün gerçeklik şudur:
Sınıf ortadan kalkmadı.
Aksine, kapitalizmin yeniden üretim süreci içine daha geniş biçimde yayıldı.
Fakat bu yeni sınıf yapısı, eski örgütlenme kalıplarıyla kavranamaz hale geldi.
Bu nedenle bugün yaşanan kriz, “sınıfın yokluğu” krizi değil; sınıfı okuyamama krizidir.
Yapılması gereken şey geçmişin fabrika modeline nostaljik biçimde dönmeye çalışmak değildir. Yapılması gereken; parçalanmış, güvencesizleştirilmiş, yalnızlaştırılmış emek biçimlerini yeniden ortak bir sınıf gerçekliği içinde kavrayabilmektir.
Çünkü sınıf varsa mücadele de vardır.
Ama sınıfı göremeyen bir siyaset, kaçınılmaz olarak başka alanlara savrulur.
Bugün yaşanan tam da budur.
Kimlik siyaseti bu boşluğu doldurmaya çalıştı.
Düzen içi reformculuk bu boşluğu doldurmaya çalıştı.
Ulusalcı devletçilik bu boşluğu doldurmaya çalıştı.
Ama hiçbiri sınıfın yerini tutamadı.
Yalnızca onun yokluğunu yönetmeye çalıştılar.
Bir sonraki yazıda artık şu soruya geleceğiz:
Eğer sınıf yeniden üretildiyse ama sol bunu göremediyse, bu körlüğün teorik kökeni nedir?
Marksizm neden zayıfladı ve sol neden kendi analiz aracını kaybetti?
(Devam edecek…)
Yorum bırakın