Akın Öztürk 19 Mayıs 2026
İbrahim Kaypakkaya’yı anmak çoğu zaman bir fotoğrafın altına birkaç cümle yazmakla geçiştiriliyor. Oysa Kaypakkaya’yı anmak kolaydır; asıl mesele onu anlamaktır. Çünkü Kaypakkaya’yı anlamak, Türkiye’de sosyalist hareketin yıllarca cesaret edemediği sorularla yüzleşmeyi gerektirir.
Onu farklı kılan şey yalnızca genç yaşta işkencede katledilmiş olması değildir. Kaypakkaya’yı asıl farklı kılan, herkesin susmayı tercih ettiği yerde konuşması, “idare etmenin” makbul sayıldığı bir dönemde açıkça karşı çıkmasıdır. O yalnızca düzenle değil, solun kendi içindeki dogmalarla, kolaycı kabullerle ve alışkanlıklarla da hesaplaştı. Bu yüzden adı hâlâ rahatsız edicidir. Çünkü bazı isimler ölür ama geride bir soru bırakır; Kaypakkaya’nın sorusu hâlâ ortadadır.
Türkiye’de solun önemli bir bölümü uzun yıllar devleti “yanlış yönetilen bir aygıt” gibi gördü. Sanki doğru kadrolar gelse her şey düzelecekmiş gibi… Kaypakkaya ise devletin sınıfsal karakterini açıkça ortaya koydu: Devlet tarafsız değildi; egemen sınıfların çıkarlarını koruyan bir zor aygıtıydı. Bu bir teori tartışması değil, bir mücadele hattı meselesiydi. Devleti “düzeltilebilir” görenler kaçınılmaz olarak reformizme savrulurken, devleti sınıf aygıtı olarak kavrayanlar iktidar hedefini merkeze almak zorundaydı.
Kaypakkaya’nın “tehlikesi” de buradaydı: O, düzenle uzlaşma alanı bırakmayan bir açıklık taşıyordu.
Kürt sorununa yaklaşımı da bu açıklığın bir parçasıydı. O yıllarda birçok çevre bu sorunu ya görmezden geliyor ya da “sonra bakarız” diyerek erteliyordu. Kaypakkaya ise Kürt halkının ulusal haklarını açıkça tartışmaya açtı. Bunu hamasetle değil, ulusların kendi kaderini tayin hakkı temelinde yaptı. Bu tutum yalnızca devlete değil, sol içindeki şoven eğilimlere de açık bir meydan okumaydı.
Bugün bile Kaypakkaya konuşulurken bir tedirginlik oluşuyorsa, bunun nedeni “abartılması” değil, söylediklerinin hâlâ yakıcı olmasıdır. Çünkü Kaypakkaya, Türkiye’de resmi ideolojiyle uzlaşmanın nasıl bir çürüme yarattığını gösteren en sert aynalardan biridir.
İşkenceyle katledilmesi sadece bir insanın öldürülmesi değildi. Yükselen devrimci harekete verilmek istenen mesajdı: “Bu düzenle bu kadar açık hesaplaşamazsınız.” Ama tarih bazen ironiktir; susturmak için öldürdükleri bir insanı, hafızaya dönüştürdüler.
Kaypakkaya’yı yalnızca bir “şehitlik hikâyesi” olarak anlatmak eksiktir. Onun mirası, bedel ödemekten çok, o bedelin hangi politik çizgi uğruna ödendiğini hatırlatmasıdır. Bedel tek başına anlam yaratmaz; anlamı yaratan, bedelin arkasındaki devrimci iddiadır.
Bugün sömürü büyümüş, yoksulluk derinleşmiş, güvencesizlik yayılmış, gençlik geleceksizliğe sürüklenmiş durumda. Toplum sürekli kimlikler üzerinden bölünüyor, emekçinin ortak çıkarları görünmez kılınıyor. Böyle bir tabloda Kaypakkaya’nın mirası şunu söylüyor:
Hakikat eğilip bükülmez.
Sınıf perspektifinden kopan her siyaset, eninde sonunda düzenin diline teslim olur.
İktidar hedefini kaybeden her hareket, sonunda “idare etmeye” mahkûm kalır.
Bu yüzden Kaypakkaya’yı anmak, yalnızca geçmişe saygı değil; bugüne dair bir yüzleşmedir. Türkiye solunun hâlâ yanıtlayamadığı soruların yakıcılığıdır: Devlet nedir? Sınıf nedir? İktidar nedir? Devrimci siyaset gerçekten neyi hedefler?
Kaypakkaya’nın adı hâlâ rahatsız ediciyse, bu onun büyüklüğünden değil; bizim hâlâ o soruların etrafında dönüp durmamızdandır.
Bazı insanlar ölür ama ardında bir yol bırakır.
Kaypakkaya’nın bıraktığı yol kolay değildi.
Ama sahici olan hiçbir yol zaten kolay olmadı.
Yorum bırakın