Akın Öztürk 19 Nisan 2026
Buhran Rejimi Koşullarında “Barış” Söylemi Neyi Gizliyor?
İlk yazıda otoriterleşmenin bir sapma değil, kapitalizmin buhran dönemlerinde ortaya çıkan yapısal bir eğilim olduğunu tartışmıştık. Şimdi aynı çerçeveden daha somut bir soruya bakalım: Türkiye’de ulusal sorun, buhran rejimi koşullarında nasıl yönetiliyor?
Bugün “barış” yeniden konuşuluyor. Özellikle MHP çevresinden gelen kimi açıklamalar, Öcalan isminin tekrar dolaşıma sokulması ve kamuoyuna servis edilen mesajlar, toplumda “acaba yeni bir süreç mi başlıyor?” sorusunu gündeme getiriyor. Fakat aynı günlerde kayyum uygulamalarının sürmesi, tutuklamaların devam etmesi ve siyasal alanın daraltılması, bu tartışmanın daha baştan bir çelişki üzerine kurulduğunu gösteriyor.
Bu çelişki basit bir tutarsızlık değil. Buhran rejimi tam da böyle işler: bir yandan yumuşama görüntüsü verirken, diğer yandan baskı aygıtını sürekli çalıştırır. Çünkü buhran rejiminin hedefi toplumsal sorunları çözmek değil, onları yönetilebilir hale getirmektir.
Türkiye’de devlet aklı Kürt meselesini çoğu zaman “çözülmesi gereken bir toplumsal sorun” olarak değil, “kontrol edilmesi gereken bir güvenlik başlığı” olarak ele aldı. Bu bakış değişmedi; yalnızca kullanılan yöntemler dönem dönem farklılaştı. Bazen çıplak zor öne çıktı, bazen müzakere dili devreye sokuldu. Ama hedef çoğu zaman aynı kaldı: demokratik çözüm değil, sorunu devletin sınırları içinde tutmak.
Bugün yeniden dolaşıma sokulan “barış” söylemi de bu çerçevede okunmalı. Çünkü iktidar blokunun barıştan anladığı şey toplumsal özgürleşme değildir. Daha çok, buhran koşullarında yeni bir denge kurma ihtiyacıdır. Yani çözüm değil, yeniden düzenleme arayışıdır.
Bu düzenlemenin nasıl bir içerik taşıdığını anlamak için son yıllardaki somut uygulamalara bakmak yeterlidir. Kayyum rejimi bunun en açık örneklerinden biridir. Kayyum yalnızca idari bir tedbir değildir; Kürt halkının seçme ve seçilme hakkına dönük sistemli bir müdahaledir. Aynı zamanda merkezi devletin yerel toplumsal irade üzerindeki tahakkümünü güçlendiren bir yönetim biçimidir. Eğer ortada gerçek bir barış iradesi olsaydı, ilk adım kayyumların kaldırılması ve halk iradesinin tanınması olurdu.
Üstelik bu yönetim tarzı yalnızca Kürt illeriyle sınırlı değildir. Buhran rejimi, Türkiye’nin batısında da aynı mantıkla işlemektedir: en küçük işçi direnişine sert müdahaleler, ekolojik yıkıma karşı çıkan köylülerin ve halkın eylemlerinin bastırılması, sendikalaştığı için işten atılan işçilerin yalnızlaştırılması, emeklinin açlık sınırındaki yaşama karşı yükselen itirazının kriminalize edilmesi… Bu tablo bize şunu gösteriyor: Kayyum ve baskı rejimi, ulusal sorunun ötesinde, sermaye düzeninin kriz koşullarında bütün toplumu disiplin altına alma stratejisidir.
Benzer biçimde siyasal tutukluluk rejimi de devam ediyor. Kürt siyasetinin temsil kanalları sistemli biçimde daraltılırken, her “barış” söylemi kaçınılmaz olarak bir propaganda malzemesine dönüşüyor. Çünkü bir yanda “süreç” iması yapılırken, diğer yanda siyaset yapma koşulları fiilen ortadan kaldırılıyor.
Bu çelişkiyi anlamak için 2013–2015 çözüm süreci deneyimini hatırlamak gerekir. Süreç boyunca iktidar “barış” söylemini kullanırken bunu çoğu zaman kendi siyasal ihtiyaçlarıyla birlikte yürüttü. 7 Haziran 2015 seçimleriyle birlikte çoğunluğun kaybedilmesi ise sürecin nasıl hızla tersine çevrilebildiğini gösterdi. Bu kırılma bize şunu öğretti: Barış, iktidar açısından ilkesel bir tercih değil; güç dengelerine bağlı bir araçtır.
Bugün Öcalan isminin yeniden dolaşıma sokulması da benzer bir işlev görüyor. Bu tür hamleler çoğu zaman müzakere arayışından çok, Kürt hareketinin iç dengilerine müdahale etmeye, onu yönlendirmeye ve zayıflatmaya dönük bir devlet stratejisinin parçası olarak devreye sokuluyor. Aynı zamanda dışarıya “kontrol bizde” mesajı verilmek isteniyor. Devlet, masayı kurabilecek güce sahip olduğunu göstererek hem içeride hem dışarıda manevra alanı yaratmaya çalışıyor.
Bu noktada bölgesel dengeler de belirleyici. Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Suriye’de Kürt siyasal varlığının kalıcılaşması, ABD ve İsrail eksenli hamleler, İran’ın konumu, Rusya’nın gerileyen ama hâlâ etkili varlığı… bütün bu gelişmeler Türkiye’yi daha dar bir manevra alanına sıkıştırıyor. Böyle dönemlerde içeride çatışmanın sürekli tırmandırılması, dış politikada pazarlık gücünü zayıflatıyor. Bu yüzden iktidar zaman zaman “çatışmayı azaltma” görüntüsü vererek dışarıda hareket alanı açmaya çalışıyor.
Fakat altı çizilmesi gereken gerçek şudur: Devletin aradığı şey barış değil, yeni dengelere uygun bir yönetim biçimidir. Mesele Kürt meselesini çözmek değil, Kürt meselesini yeni bölgesel tabloda yeniden düzenlemektir. Bu nedenle “barış” dili çoğu zaman dışarıya dönük bir mesajdır: yatırımcıya, Batı’ya, Körfez’e ve büyük güçlere “istikrar” vaadidir. İçeriye dönük pratik ise tam tersidir: baskının sürmesi ve siyasal alanın daraltılması.
Burada AKP–MHP ittifakının rolü belirleyicidir. MHP bu ittifakın sert çekirdeği, AKP ise bu sert çekirdeği geniş toplumsal tabana taşıyan siyasal taşıyıcıdır. İkisi birlikte buhran rejiminin sigortasını oluşturuyor. Bu sigortanın temel dayanağı toplumu sürekli kutuplaştırmak, sürekli bir “iç düşman” üretmek ve otoriter devlet aygıtını meşrulaştırmaktır. Bu nedenle “barış” söylemi gündeme gelse bile baskı mekanizmalarının aynı anda işletilmesi şaşırtıcı değildir; aksine buhran rejiminin doğasıdır.
Bütün bu tablo bize şunu söylüyor: Bugün iktidar blokunun aradığı şey ulusal sorunun demokratik çözümü değil, ulusal sorunun buhran rejimine uygun biçimde yeniden yönetilmesidir. “Barış” söylemi bu nedenle çoğu zaman bir umut değil, bir manevra alanıdır.
Elbette toplumun barış isteği gerçek ve samimidir. Bu ülkenin emekçileri, yoksulları, gençleri, Kürtleri ve Türkleri aynı buhran yükünü taşıyor. Aynı işsizlikle boğuşuyor, aynı güvencesizliğe mahkûm ediliyor, aynı geleceksizlik duygusuyla sıkışıyor. Bu nedenle barış yalnızca silahların susması değil; eşit yurttaşlık, demokratik temsil ve toplumsal adalet meselesidir.
Ancak kalıcı bir barış, buhran rejiminin “kontrol” mantığıyla değil; demokratikleşmeyi ve toplumsal özgürleşmeyi esas alan bir siyasal dönüşümle mümkün olabilir. Çünkü barış, yalnızca devletin karar verdiği bir “güvenlik düzenlemesi” değil; halkların ve emekçilerin ortak geleceğini belirleyen tarihsel bir mücadele başlığıdır. Bu nedenle barış mücadelesi, aynı zamanda buhran rejimine karşı demokrasi ve sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Üstelik bu mücadele yalnızca Kürt halkının değil; Türkiye’nin dört bir yanında sömürüye, yoksulluğa ve baskıya karşı direnen bütün emekçi sınıfların ortak mücadelesidir.
Devam edeceğiz.
Yorum bırakın