Akın Öztürk 26 NİSAN 2026
DEM Parti Ne Yapıyor? “Barış” Tartışması Kimin İçin Bir Alan Açıyor?
Önceki yazıda kriz rejimi koşullarında “barış” söyleminin nasıl işlediğini ve devletin bu dili çoğu zaman demokratik çözüm arayışından çok krizi yönetmenin bir aracı olarak kullandığını tartışmıştık. Ancak meseleyi yalnızca devlet aklı üzerinden ele almak eksik kalır. Çünkü bugün “barış” söylemi sadece iktidarın manevralarıyla değil, karşı taraftaki siyasal arayışlarla birlikte anlam kazanıyor.
Bu noktada soru şu: DEM Parti bu süreçte ne yapıyor? Daha da önemlisi, bu koşullarda kalıcı bir çözüm ihtimalinin zayıf olduğunu bilmesine rağmen neden bu tartışmanın içinde kalıyor?
Önce şu gerçeği teslim etmek gerekir: DEM açısından siyaset, serbest bir tercih alanı değil. Parti, uzun süredir ağır bir baskı rejimi altında var olmaya çalışıyor. Kapatma tehditleri, tutuklamalar, kayyumlar ve kriminalizasyon politikaları onu sürekli savunma pozisyonuna itiyor. Bu koşullarda seçenekler daralıyor: ya tamamen siyaset dışına itilmek ya da açılan en küçük alanda bile tutunmaya çalışmak.
Bu yüzden DEM’in süreçteki varlığı, çoğu zaman bir “barış umudu”ndan çok, siyasal alanın tamamen kapanmasını engelleme çabası olarak okunmalı. Mesele çözümden önce, siyasetin mümkün kalıp kalmayacağı.
Bu çerçevede DEM’in temel hedeflerinden biri, Kürt meselesini yeniden siyasal alanın içine çekmek. Çünkü meselenin güvenlik başlığına sıkıştırılması, onu meşru tartışma zemininden koparmak anlamına geliyor. DEM ise bunun tersine, bu sorunun demokratik ve siyasal bir mesele olduğunu hatırlatmaya çalışıyor.
“Barış” tartışmalarının yeniden açılması bu açıdan bir imkan olarak görülüyor olabilir. Kayyumların geriletilmesi, tutukluluk rejiminin yumuşaması, yerel yönetimlerin güç kazanması ve temsil kanallarının açılması; bunların her biri yalnızca kurumsal varlığı değil, toplumsal tabanın moralini de doğrudan etkiler.
Ancak burada kritik bir eşik var.
DEM’in izlediği hat, büyük ölçüde mevcut düzenin sınırları içinde bir siyasal alan açma arayışına dayanıyor. “Barış”, “demokratikleşme” ve “müzakere” vurgusu, bir yandan baskı koşullarının dayattığı bir zorunlulukken, diğer yandan daha çok düzen içi bir çözüm ufkuna işaret ediyor. Bu ufuk, devletle köklü bir hesaplaşmadan ziyade onun sınırları içinde yeniden tanınma ve kabul edilme arayışını öne çıkarıyor.
Bu noktayı açık koymak önemli: Bu yalnızca taktik bir tercih değil, aynı zamanda belirli bir siyasal yönelim. Ve bu yönelimin sınırları var.
Çünkü devlet, tarafsız bir zemin değil. Mevcut haliyle belirli sınıfsal çıkarların üzerine kurulu bir yapı. Bu nedenle bu yapı içinde “yer açma” stratejisi, bazı kazanımlar üretse bile, baskı ve eşitsizlik ilişkilerinin bütününe dokunmadığı sürece kalıcı bir çözüm üretmekte zorlanır.
Bu durum “barış” tartışmasının içeriğini de belirliyor. Eğer barış, mevcut ekonomik ve toplumsal düzeni olduğu gibi bırakarak kurulacaksa, bu daha çok kontrollü bir normalleşme anlamına gelir. Çatışmanın biçimi değişebilir, ama onu üreten zemin büyük ölçüde yerinde kalır.
Tam da bu nedenle, DEM’in mevcut hattı ile Kürt emekçilerinin gündelik hayatında karşılık bulan ekonomik-sınıfsal talepler arasında zaman zaman bir mesafe oluşuyor. Çünkü eşit yurttaşlık talebi ile toplumsal eşitlik talebi her zaman aynı siyasal program içinde birleşmeyebiliyor.
Bu, dışarıdan kolayca görülen ama içeriden yaşaması zor bir gerilim. Ve belki de tam bu yüzden, bu meseleye dışlayıcı değil, tartışmayı açan bir yerden bakmak gerekiyor.
Öte yandan DEM’in içinde bulunduğu sıkışma gerçek. Süreci tümden reddetmek, onu sistem dışına itme riskini büyütür. Fazla sahiplenmek ise bu kez iktidarın çizdiği sınırlar içinde hareket etmeye zorlayabilir. Ortaya çıkan denge siyaseti, bu iki risk arasında kurulan bir hat.
Ancak kriz rejimi tam da bu tür denge arayışlarını kendi lehine çevirme kapasitesine sahip. Kutuplaşma, milliyetçilik ve güvenlik dili sürekli yeniden üretilerek, emekçilerin ortak bir hatta buluşması zorlaştırılıyor. Bu nedenle “barış” söylemi bile çoğu zaman gerçek bir toplumsal uzlaşmadan çok, kontrollü bir yeniden düzenleme aracına dönüşebiliyor.
Buna bölgesel gelişmeler de ekleniyor. Ortadoğu’daki güç dengeleri, Kürt meselesini yalnızca Türkiye iç siyasetiyle sınırlı olmaktan çıkarıyor. Bu da hem devletin hem de DEM’in hamlelerini daha geniş bir çerçeveye bağlıyor.
Bütün bu tablo şunu gösteriyor: DEM’in kısa vadeli beklentisi bir çözümden çok, siyasal alanın tamamen kapanmasını engellemek. Bu anlaşılır. Ama aynı zamanda sınırlı.
Çünkü kalıcı bir barış, yalnızca yukarıdan kurulan bir dengeyle değil, aşağıdan gelen toplumsal bir basınçla mümkün olabilir. Kürt meselesi ile emekçilerin ortak çıkarları arasında gerçek bir bağ kurulmadıkça, “barış” her seferinde kırılgan bir başlık olarak kalacaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, “barış”ı sadece bir müzakere süreci olarak değil, daha geniş bir toplumsal dönüşüm meselesi olarak tartışmak. Çünkü barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değil; eşitlik, adalet ve gerçek bir demokratik temsil meselesidir.
Bu yazı boyunca anlatmaya çalıştığım temel mesele de tam olarak bu:
Barış, ancak sınırları zorlandığında anlam kazanır. Aksi halde, çoğu zaman sadece mevcut düzenin daha yönetilebilir hale gelmesinden ibaret kalır.
Yorum bırakın