Akın Öztürk – 22 Mayıs 2026
CHP’ye yönelik mahkeme müdahalesi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden göreve getirilmesi, yalnızca bir parti içi kriz değildir. Bu gelişme, Türkiye’de rejimin kendisini yeniden üretme ve kontrollü bir restorasyona gitme arayışının önemli işaretlerinden biridir.
Meseleye yalnızca “Kılıçdaroğlu mu, Özgür Özel mi?” düzeyinde bakarsak tablo eksik kalır. Çünkü burada asıl tartışılması gereken, Türkiye kapitalizminin içine girdiği derin yönetememe krizidir.
AKP uzun yıllardır sürdürdüğü siyasal hegemonyayı önemli ölçüde yıprattı. Ekonomik kriz derinleşiyor, yoksulluk büyüyor, emekçi sınıfların yaşam koşulları ağırlaşıyor. Rejim eski yöntemlerle toplumu yönetmekte zorlanıyor. Tam da bu nedenle sistem, kontrollü geçiş ve restorasyon arayışına yöneliyor.
Özgür Özel yönetiminin ortaya çıkışı, düzen içi dengeler açısından tam olarak öngörülemeyen bir tablo yarattı. Bu durum CHP’nin “sola kaydığı” anlamına gelmiyor. Ancak sermaye çevreleri ve devlet aklı açısından mesele yalnızca program değil; kontrol edilebilirlik, öngörülebilirlik ve kriz yönetme kapasitesidir.
Kemal Kılıçdaroğlu bu nedenle sistem açısından daha güvenli bir “denge siyaseti” figürü olarak görülüyor olabilir. Çünkü kriz dönemlerinde egemen sınıflar, güçlü toplumsal hareketlenmelerden çok kontrollü geçişleri tercih ederler. Düzen açısından tehlikeli olan yalnızca iktidarın değişmesi değil; toplumsal dengelerin kontrol dışına çıkmasıdır.
Bu çerçevede CHP’de yaşananlara yalnızca hukuki değil, siyasal ve sınıfsal bir müdahale olarak bakmak gerekir.
1- Kürt Sorunu ve Rejimin Denge Arayışı
Türkiye’de rejim krizinin temel başlıklarından biri Kürt sorunudur. Çünkü mesele artık yalnızca güvenlik sorunu değil; devletin yeniden yapılanması ve siyasal rejimin geleceğiyle bağlantılı stratejik bir alandır.
Özgür Özel döneminde CHP’nin Kürt seçmenle daha farklı ilişkiler geliştirme arayışı, devlet içindeki bazı odaklarda rahatsızlık yaratmış olabilir. Çünkü rejim açısından önemli olan yalnızca seçim kazanmak değil; Kürt siyasal alanının hangi sınırlar içinde tutulacağıdır.
2- Türkiye Solunun Açmazı
Bugün Türkiye solu büyük ölçüde düzen içi kutuplaşmanın gölgesinde hareket ediyor. Muhalefetin enerjisi çoğu zaman yalnızca AKP karşıtlığına sıkışıyor.
Oysa yaşanan kriz, yalnızca hükümet krizi değil; sermaye düzeninin krizidir.
Marksist açıdan temel mesele, CHP içindeki klik savaşlarında taraf olmak değil; emekçi sınıfların bağımsız siyasal hattını güçlendirmektir. Çünkü hangi klik kazanırsa kazansın, sermaye düzeninin temel yönelimi değişmeyecektir.
3- Burjuvazinin İç Çatışması
Türkiye burjuvazisi kendi içinde ciddi bir yeniden paylaşım mücadelesi yaşıyor. Geleneksel sermaye çevreleri, yeni sermaye blokları, uluslararası finans çevreleri ve devlet bürokrasisi arasındaki gerilim giderek büyüyor.
Bugünkü kriz aynı zamanda sermaye transferlerinin yeniden düzenlenmesi krizidir.
Rejimin restorasyon ihtiyacı biraz da buradan doğuyor. Çünkü mevcut ekonomik model sürdürülebilir olmaktan çıkıyor.
4- Mansur Yavaş Seçeneği
Mansur Yavaş isminin giderek daha fazla öne çıkarılması da tesadüf değildir.
Yavaş, hem devletçi-milliyetçi refleksleri koruyabilecek hem de toplumdaki değişim beklentisini kontrollü biçimde soğurabilecek bir “denge adayı” olarak düşünülüyor olabilir.
Bu nedenle mesele Özgür Özel–Kılıçdaroğlu geriliminin ötesindedir. Asıl mesele, rejimin kendisini hangi siyasal form altında yeniden üreteceğidir.
5- Yargı Müdahalesi ve Rejimin Sertleşmesi
Bugün yaşanan süreç, Türkiye’de burjuva demokrasisinin bile ne kadar daraldığını gösteriyor.
Düzen kendi krizini artık daha fazla hukuk, yargı ve idari müdahaleler üzerinden yönetmeye çalışıyor. Siyasal alan giderek daha fazla devlet aygıtı tarafından yeniden şekillendiriliyor.
Bu yalnızca CHP’nin sorunu değil; rejimin yönetememe krizinin geldiği aşamayı gösteren bir tablodur.
Sonuç
Bugün yaşanan süreç klasik anlamda bir iktidar değişiminden çok, rejimin kendisini yeniden yapılandırma sürecidir.
Ancak hangi restorasyon formülü uygulanırsa uygulansın, emekçi sınıfların bağımsız siyasal hattı güçlenmediği sürece krizin faturası yine halka çıkarılacaktır.
Çünkü mesele yalnızca kimin yöneteceği değil, Türkiye’nin hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda yönetileceğidir.
Yorum bırakın