⛓️ Teorik Zayıflık ve Politik Savrulma: Aynı Anda Birden Fazla Yöne Dağılmak(7)

Akın Öztürk – 06 Haziran 2026

(⛓️Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? – 7)

Teorideki zayıflık çoğu zaman sadece “yanlış bilgi” meselesi değildir. Daha derinde, bir hareketin dünyayla kurduğu bağın zayıflaması anlamına gelir. Eğer bir siyasal yapı içinde yaşadığı toplumu, üretim ilişkilerini ve sınıf hareketini doğru kavrayamıyorsa, bu yalnızca analiz hatası üretmez; doğrudan doğruya politik yön kaybı üretir.

Bugün solun yaşadığı da tam olarak budur.

Marksizmin zayıflamasıyla birlikte sol, artık tek bir merkezden hareket eden bir siyasal hat olmaktan çıkmış, farklı yönlere savrulan parçalı eğilimlerin toplamına dönüşmüştür. Aynı anda hem düzen içi çözümler, hem kimlik siyaseti, hem de devlet merkezli ulusalcı refleksler güç kazanabilmiştir. Çünkü ortak bir teorik çerçeve zayıfladığında, farklı eğilimler birbirini dengeleyen değil, birbirinden kopuk adacıklar haline gelir.

Bu durum ilk bakışta “çoğulluk” gibi görülebilir. Ama aslında çoğulluk değil, dağınıklıktır.

Teorik zayıflık, siyaseti bir yön meselesi olmaktan çıkarır. Artık mesele “hangi sınıf hattında durulacağı” değil, “hangi güncel soruna nasıl tepki verileceği” haline gelir. Tepki siyaseti ise strateji üretmez; sadece refleks üretir.

Bu nedenle sol içinde aynı anda birden fazla yönelimin güç kazanması şaşırtıcı değildir.

Bir kesim, devletin demokratikleşeceği ve seçimler yoluyla dönüşüm sağlanabileceği fikrine tutundu. Bu çizgi, düzen içi çözüm arayışlarının merkezini oluşturdu. Burada temel varsayım şudur: sistem kendi iç mekanizmalarıyla reforme edilebilir. Oysa bu varsayım, sermaye düzeninin sınıfsal niteliğini geri plana iter.

Başka bir kesim, özellikle neoliberal çağın kimlik temelli çatışmaları içinde, siyaseti sınıf ekseninden çıkararak kimlikler üzerinden kurdu. Bu eğilim, önemli toplumsal gerçeklikleri görünür kıldı; ancak bu gerçeklikleri ortak bir sınıf analizine bağlayamadığı için parçalı bir siyaset üretti. Böylece mücadele, sistem karşıtı bir hatta değil, sistem içi temsil alanlarına sıkıştı.

Bir başka kesim ise, düzenin krizlerine karşı devlet merkezli bir refleks geliştirdi. Bu çizgide devlet, sınıflar üstü bir yapı olarak görülmeye başlandı. Anti-emperyalizm çoğu zaman devlet savunusuyla özdeşleşti. Oysa devlet, sınıflardan bağımsız bir güç değil, sınıf ilişkilerinin yoğunlaştığı bir aygıttır. Bu ayrım kaybolduğunda, sol ulusalcı bir hatta savrulabilir.

Bu üç eğilim birbirine tamamen zıt gibi görünür: biri reformisttir, biri kimlik merkezlidir, biri devlet merkezlidir. Ama aslında ortak bir noktaları vardır: sınıf merkezinin zayıflaması.

Sınıf merkezi zayıfladığında, siyaset bir “yön” değil, bir “tepki alanı” haline gelir. Bu nedenle sol aynı anda bu üç hatta da savrulabilir. Çünkü artık ortak bir pusula yoktur.

Teorik zayıflık burada belirleyici rol oynar. Marksizm yalnızca bir analiz yöntemi değil, aynı zamanda bir yön tayin mekanizmasıdır. Hangi sınıfın çıkarını esas aldığın, hangi çelişkiye öncelik verdiğin, hangi mücadele alanını stratejik gördüğün bu teorik çerçeve tarafından belirlenir.

Bu çerçeve zayıfladığında, siyaset parçalanır.

Türkiye’de 12 Eylül sonrası yaşanan süreç tam da budur. Sınıf hareketinin geri çekilmesiyle birlikte, onu açıklayan teori de geri çekildi. Teori geri çekilince, siyaset günlük tepkilere indirgendi. Günlük tepkiler ise strateji üretmez; yalnızca dalgalanma üretir.

Bu dalgalanma içinde sol, zamanla kendi iç bütünlüğünü kaybetti.

Bir gün demokrasi ve seçimler merkezdeydi, ertesi gün kimlik hakları, başka bir gün devletin bekası ya da ulusal bağımsızlık. Her biri kendi bağlamında anlamlı olabilir; fakat ortak bir sınıf hattına bağlanmadığında, bu yönelimler birbirini besleyen değil, birbirini tüketen eğilimlere dönüşür.

Bu nedenle bugün yaşanan şey bir “çok seslilik” değil, bir merkez kaybıdır.

Merkez kaybı, sadece teorik bir sorun değildir; politik sonuçları vardır. Çünkü merkez kaybolduğunda, mücadele hedefi de kaybolur. Hedef kaybolduğunda ise siyaset giderek kısa vadeli, anlık ve savunmacı hale gelir.

Bu savunmacılık hali, solun en büyük kırılmalarından birini üretmiştir: uzun vadeli dönüşüm fikrinin zayıflaması.

Artık birçok yapı için temel soru “sistemi nasıl aşarız” değil, “bugünkü koşullarda nasıl ayakta kalırız” sorusudur. Bu soru yanlış değildir; ama tek başına belirleyici hale geldiğinde, devrimci perspektif geri çekilir.

Teorik zayıflığın en kritik sonucu budur: mücadeleyi savunmaya indirgemek.

Oysa marksist gelenekte siyaset yalnızca savunma değil, aynı zamanda saldırı kapasitesidir. Yani mevcut düzeni anlamak, onun iç çelişkilerini görmek ve bu çelişkiler üzerinden dönüşüm hattı kurmak.

Bugün eksik olan tam da budur.

Bu nedenle solun savrulmasını anlamak için yalnızca politik hatalara değil, teorik zeminin nasıl aşındığına bakmak gerekir. Çünkü teori zayıfladığında, siyaset rastlantısal hale gelir. Rastlantısallık ise strateji üretmez.

Şimdi artık dizinin en kritik eşiğine geliyoruz.

Eğer bu savrulmaların temelinde teorik zayıflık varsa, o zaman asıl soru şudur: Sol, uzun yıllardır uzaklaştığı Marksist çözümleme yöntemini yeniden nasıl kuşanabilir ve kapitalizmin değişen görünümü altında gizlenen sınıf ilişkilerini nasıl görünür kılabilir?

Bir sonraki yazıda bu sorunun kapısını açacağız.