⛓️Yenilginin İkinci Perdesi: SSCB’nin Çözülüşü ve Solun İdeolojik Savruluşu

Akın Öztürk- 23 Haziran 2026

(⛓️Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? – Ek Yazı)

Bu yazıyla birlikte “Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu?” dizisini tamamlamayı düşünüyordum. Ancak yazılar boyunca yapılan tartışmalar, gelen eleştiriler ve katkılar önemli bir eksikliği yeniden düşünmeme neden oldu.

Dizi boyunca Türkiye solunun yaşadığı savrulmayı büyük ölçüde 12 Eylül’ün yarattığı örgütsel yıkım, neoliberal dönüşüm, sınıfın parçalanması ve teorik gerileme üzerinden ele aldım. Bunlar kuşkusuz belirleyici etkenlerdi. Ancak geriye dönüp baktığımda, hem Türkiye’de hem de dünyada komünist hareket üzerinde derin etkiler yaratan bir başka tarihsel kırılmanın yeterince ele alınmadığını görüyorum.

Bu kırılma Sovyetler Birliği’nin çözülüşüdür.

Çünkü 12 Eylül Türkiye solunun örgütsel gücünü zayıflatmıştı; fakat 1991 sonrasında yaşananlar yalnızca örgütleri değil, sosyalizme duyulan güveni, geleceğe ilişkin tasavvurları ve komünist hareketin ideolojik referanslarını da derinden sarstı. Bu nedenle solun savruluşunu yalnızca Türkiye’nin iç dinamikleriyle değil, dünya komünist hareketinin yaşadığı tarihsel kırılmayla birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Sovyetler Birliği’nin çözülüşü yalnızca bir devletin dağılması değildi. Milyonlarca insan için sosyalizmin somut varlığının ortadan kalkması anlamına geliyordu. Kuşkusuz Sovyet deneyiminin ciddi sorunları vardı. Bürokratikleşme, demokratik katılımın daralması, ekonomik tıkanmalar ve siyasal katılığın yarattığı sorunlar uzun yıllardır tartışılıyordu. Ancak bütün bu sorunlara rağmen SSCB, dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar açısından kapitalizme alternatif bir toplumsal sistemin mümkün olduğunu gösteren tarihsel bir gerçeklikti.

Bu nedenle 1991’de çöken yalnızca Sovyetler Birliği olmadı. Sarsılan şey milyonlarca insanın geleceğe ilişkin inancıydı. Kapitalizmin insanlığın son durağı olmadığı düşüncesiydi. Başka bir dünyanın mümkün olduğu fikriydi.

SSCB’nin çözülüşünden sonra dünya burjuvazisi büyük bir ideolojik saldırı başlattı. Kapitalizmin nihai zaferinden söz edildi. Sosyalizmin tarihe gömüldüğü ilan edildi. Sınıf mücadelelerinin sona erdiği söylendi. Hatta insanlığın ideolojik gelişiminin tamamlandığını iddia edenler çıktı. “Tarihin sonu” ilan edildi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda bu iddiaların ne kadar büyük bir yanılsama olduğu açıkça görülüyor. Çünkü SSCB’nin çözülüşünden sonra dünya daha eşitlikçi, daha özgür ve daha barışçıl bir yer haline gelmedi. Tam tersine savaşlar arttı, işgaller yaygınlaştı, gelir eşitsizlikleri derinleşti, küresel sermaye tarihte görülmemiş ölçüde merkezileşti. Yugoslavya’nın parçalanmasından Irak’ın işgaline, Afganistan’dan Libya’ya kadar yaşananlar, kapitalizmin zaferinin insanlık için bir kurtuluş anlamına gelmediğini gösterdi.

Ancak dünya komünist hareketi bu süreçte ağır bir ideolojik kriz yaşadı. Birçok ülkede komünist partiler çözülmeye başladı. Bazıları Marksizmden uzaklaşarak liberalizme yöneldi. Bazıları sınıf siyasetini terk ederek kimlik merkezli yaklaşımlara savruldu. Bazıları ise yaşananları anlamaya çalışmak yerine geçmişi kutsallaştıran bir savunma hattına çekildi.

Böylece iki uç ortaya çıktı. Bir tarafta sosyalizmden vazgeçenler vardı. Diğer tarafta sosyalist deneyimi eleştirel değerlendirmeyi reddedenler. Oysa Marksizm ne teslimiyetin ne de dogmatizmin adıdır. Marksizm, tarihsel deneyimlerden öğrenerek geleceği kurma iradesidir.

Türkiye solu da bu gelişmelerden bağımsız değildi. Aslında Türkiye solunun yaşadığı savruluşu yalnızca 12 Eylül ile açıklamak eksik kalır. Çünkü 12 Eylül örgütsel zemini tahrip ettiyse, SSCB’nin çözülüşü de ideolojik zemini sarstı. Birincisi örgütlere vurdu, ikincisi bilince vurdu.

12 Eylül sonrasında bütün baskılara rağmen birçok komünist örgüt, birçok sosyalist kadro varlığını koruyabilmişti. Yenilmiş ama teslim olmamışlardı. Ancak SSCB’nin çözülüşüyle birlikte çok daha derin bir sorgulama başladı. Sosyalizmin geleceğine duyulan güven sarsıldı. Bazıları mücadeleden uzaklaştı. Bazıları yönünü kaybetti. Bazıları ise sınıf siyasetinden koparak başka arayışlara yöneldi.

1990’lı yıllar boyunca Türkiye solunda yaşanan teorik savrulmaların, liberal etkilerin ve sınıf eksenli siyasetten uzaklaşmanın arkasında yalnızca iç dinamikler değil, dünya komünist hareketinin yaşadığı büyük çözülmenin etkileri de vardı.

Fakat aradan geçen otuz yılı aşkın süre başka bir gerçeği de ortaya çıkardı. Kapitalizmin zafer ilanı kalıcı olmadı. Sermayenin krizleri sona ermedi. Savaşlar sona ermedi. Sömürü sona ermedi. İşçi sınıfı ortadan kalkmadı. Sınıf mücadelesi bitmedi.

Tam tersine kapitalizm geliştikçe yeni çelişkiler üretti. Kuryelerden çağrı merkezi çalışanlarına, depo işçilerinden bilişim emekçilerine kadar uzanan yeni emek dünyası, sömürünün biçim değiştirdiğini ama ortadan kalkmadığını gösterdi.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey ne geçmişi inkâr etmektir ne de geçmişe sığınmaktır. İhtiyaç duyulan şey, sosyalist deneyimlerin başarılarını ve hatalarını birlikte değerlendirerek geleceğe bakabilmektir. SSCB’nin çözülüşünden çıkarılacak en önemli ders de budur. Tarihi ne kutsallaştırmak ne de mahkûm etmek. Onu anlamak, ondan öğrenmek ve mücadeleyi bulunduğumuz yerden yeniden kurmak.

Bu yazı dizisi boyunca bir sorunun peşinden gittik: Sol neden savruldu?

Şimdi buna bir yanıt daha ekleyebiliriz.

Çünkü sol yalnızca baskılar nedeniyle savrulmadı. Yalnızca neoliberalizm nedeniyle savrulmadı. Yalnızca sınıfın parçalanması nedeniyle savrulmadı. Aynı zamanda dünya komünist hareketinin yaşadığı tarihsel yenilginin yarattığı ideolojik sarsıntı nedeniyle de savruldu.

Ama bugün hâlâ değişmeyen bir gerçek var. Kapitalizm insanlığın sorunlarını çözemiyor. Eşitsizlik sürüyor. Sömürü sürüyor. Savaşlar sürüyor. Dolayısıyla sosyalizm fikrini ortaya çıkaran tarihsel nedenler de ortadan kalkmış değil.

Bir tarihsel deneyim sona ermiş olabilir. Fakat insanlığın eşitlik, özgürlük ve sömürüsüz bir dünya arayışı sona ermiş değildir.

Bu nedenle görevimiz yenilginin gölgesinde yaşamak değil, yenilgiden öğrenerek geleceği kurmaktır.


Yorumlar

Yorum bırakın