⛓️ Kimlik Siyaseti ve Sınıfın Yerinden Edilişi(4)

Akın Öztürk – 24 Mayıs 2026

(Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? – 4)

Neoliberal çağın en derin başarılarından biri, emekçi sınıfların yalnızca ekonomik olarak parçalanması değil, aynı zamanda siyasal olarak yeniden tanımlanmasıdır. Sınıf giderek “eski bir kavram” gibi gösterilmiş; yerine daha parçalı, daha esnek ve daha yönetilebilir kimlikler yerleştirilmiştir. Bu dönüşüm yalnızca teorik bir tartışma değil, doğrudan siyasal alanın yeniden kurulmasıdır.

12 Eylül sonrası oluşan yenilgi atmosferi içinde solun önemli bir bölümü bu dönüşümü ya fark edemedi ya da karşı koyacak gücü bulamadı. Böylece sınıf siyasetinin yerini giderek kimlik siyaseti aldı.

Bu geçiş bir anda olmadı. Önce sınıf mücadelesi geri çekildi. Ardından üretim alanı zayıfladı. Sendikal örgütlenme dağıldı. Fabrika merkezli siyaset çözülünce geriye büyük bir boşluk kaldı. O boşluğun nasıl doldurulacağı sorusu, solun önünde tarihsel bir sorun olarak duruyordu.

Neoliberal ideoloji bu alanı hızla doldurdu. “Toplum artık sınıflardan değil, bireylerden ve kimliklerden oluşur” fikri yaygınlaştırıldı. Bu söylem ilk bakışta özgürleştirici görünüyordu. Çünkü baskı altındaki kimliklerin görünürlük talebi meşruydu. Sorun, bu taleplerin sınıf ilişkilerinden koparılarak ele alınmasıydı.

Kimlik siyaseti bu kopuşu normalleştirdi.

Böylece mücadele alanı da değişti. Artık mesele üretim ilişkileri değil, daha çok temsil sorunlarıydı. Sınıf mücadelesinin yerini giderek tanınma mücadelesi aldı. Sosyalizm, üretim araçlarının toplumsallaştırılması hedefinden uzaklaşarak eşitlikçi temsil fikrine sıkışmaya başladı.

Bu dönüşümün en kritik sonucu, sınıfın ortaklaştırıcı gücünün zayıflamasıdır.

Çünkü sınıf doğası gereği birleştiricidir. İşçinin, emekçinin, güvencesiz çalışanların ortak çıkarını ifade eder. Kimlik siyaseti ise mücadeleyi parçalı alanlara ayırır. Bu durum tek başına yanlış değildir; ancak sınıf perspektifi kaybolduğunda bu parçalanma kapitalizmin yönetme kapasitesini güçlendirir.

Benzer bir parçalanma çevre mücadelelerinde, yerel dayanışma ağlarında, çeşitli dernek ve sivil toplum yapılarında da görüldü. Bu mücadelelerin önemli bir bölümü haklı ve meşru talepler taşımasına rağmen, ortak bir sınıfsal bütünlük içinde birleşemediğinde kapitalizmin genel işleyişine karşı birleşik bir toplumsal güç üretmekte zorlandı.

Neoliberalizm tam da bunu yaptı. İnsanları “işçi” olarak değil, farklı kimlik kategorileri içinde ayrı ayrı konumlandırdı. Bu kategoriler gerçektir; fakat sınıf ilişkisi görünmez hale geldiğinde ortaklaşmaları da zorlaşır.

Solun önemli bir bölümü bu dönüşüm karşısında ciddi bir kırılma yaşadı. Bir yanda baskı altındaki kimliklerin haklı talepleri, diğer yanda sınıfın çözülmesi vardı. Bu ikisi arasında güçlü bir teorik bağ kurulamayınca kimlik siyaseti giderek solun ana ekseni haline geldi.

Böylece kritik bir kayma yaşandı: sınıf, “eski siyaset” olarak görülmeye başlandı. Oysa marksist perspektifte sınıf tarihsel özne kategorisidir; kimlikler ise bu öznenin içindeki farklılıkları ifade eder. Neoliberal dönem bu ilişkiyi tersine çevirdi.

Sol, farkında olmadan neoliberalizmin dilini kullanmaya başladı.

Bu dönüşümün ikinci boyutu daha da önemlidir: kimlik siyaseti mücadeleyi sistem dışı bir dönüşüm hattından çıkarıp sistem içi bir tanınma mücadelesine dönüştürdü. Artık hedef sistemi değiştirmek değil, sistem içinde daha görünür olmak ve daha fazla temsil edilmekti. Bu durum siyasetin dönüştürücü niteliğini değil, yönetilebilirliğini güçlendirdi.

Solun tarihsel dönüştürücü iddiası zayıflarken, siyaset giderek temsil edilme, görünür olma ve sisteme dahil edilme taleplerine sıkıştı. Bu talepler meşru olsa da sınıf mücadelesinden koparıldığında sosyalizmin ufku daralır.

Bugün geriye dönüp bakıldığında görülen şey şudur: kimlik siyaseti bir sapma değil, neoliberal çağın sınıfı parçalama ve siyaseti yeniden düzenleme mekanizmasının bir sonucudur. Sol ise bu dönüşüm karşısında ya uyumlandı ya da parçalandı.

Ama asıl soru burada başlıyor: Eğer sınıf geri çekildiyse ve kimlik siyaseti bu boşluğu doldurduysa, sınıf gerçekten ortadan mı kalktı, yoksa başka bir biçimde yeniden mi üretildi?

Bir sonraki yazıda buna bakacağız.