⛓️ Sınıf Hattının Yeniden Kurulması: Örgüt, Strateji ve Siyasal Özne (10)

Akın Öztürk – 19 Haziran 2026

(⛓️Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu?-Final)

Bu yazı dizisi boyunca aynı sorunun peşinden gittik:

Türkiye solu neden savruldu?

12 Eylül’ün yarattığı tarihsel kırılma, neoliberal dönüşüm, sınıfın parçalanması, kimlik siyasetlerinin yükselişi, teorik gerileme ve örgütsel çözülme…

Bütün bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler değildi. Aynı tarihsel sürecin farklı görünümleriydi.

Ancak dizinin sonunda dönüp başa baktığımızda ilk netleştirmemiz gereken nokta şudur:

İşçi sınıfı yeniden yaratılması gereken bir toplumsal kategori değildir.

Kapitalizm var oldukça işçi sınıfı da vardır.

Bugün fabrikalarda çalışan sanayi işçileri de, depolarda çalışan lojistik emekçileri de, çağrı merkezi çalışanları da, kuryeler de, yazılımcılar da, platform ekonomisinin görünmez emekçileri de farklı biçimlerde aynı sermaye ilişkisi içerisinde yaşamaktadır.

Sorun sınıfın ortadan kalkması değildir.

Sorun, sınıfın parçalanmış görünmesi ve ortak çıkarlarının üzerinin örtülmesidir.

Daha doğrusu sorun, sınıfın nesnel varlığı ile siyasal özne olarak ortaya çıkışı arasındaki mesafenin büyümesidir.

Bugünün temel sorusu budur:

Kendiliğinden var olan sınıf nasıl kendi tarihinin bilinçli öznesi haline gelecektir?

Neoliberal dönemin başarısı burada yatmaktadır.

İşçi sınıfını yok etmekte değil, onu bölmekte, güvencesizleştirmekte ve örgütsüzleştirmekte…

Yapay zekadan algoritmalara, platform ekonomisinden dijital gözetim mekanizmalarına kadar tartıştığımız bütün gelişmeler de bu sürecin araçlarıdır.

Bu nedenle teknolojiyi sermaye ilişkilerinden bağımsız ele alamayız.

Yapay zeka yeni bir toplumsal sistem değildir.

Sermayenin elinde, sermayenin amaçlarına hizmet eden yeni bir üretim ve denetim aracıdır.

Bugün algoritmaların yönettiği şey teknoloji değil emektir.

Verimlilik adı altında yoğunlaştırılan şey üretim değil sömürüdür.

Sorunun kaynağı makine değil, makinenin hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda kullanıldığıdır.

Üstelik bu süreç yalnızca ulusal ölçekte işlememektedir.

Küresel üretim zincirleri, lojistik ağlar, veri tekelleri ve dijital platformlar emperyalist kapitalizmin yeni örgütlenme biçimleridir.

Bir ürünün tasarımı başka ülkede, üretimi başka ülkede, dağıtımı başka ülkede gerçekleştirilebilmektedir.

Sermaye uluslararası ölçekte hareket ederken emeğin ulusal sınırlar içine sıkışması, mücadeleyi baştan zayıflatmaktadır.

Bu nedenle bugünün sınıf mücadelesi aynı zamanda enternasyonal bir mücadeledir.

Sendikal hareketin de, siyasal mücadelenin de bu gerçeği kavraması gerekmektedir.

Peki bu tablo karşısında ihtiyaç duyulan örgütlenme nedir?

Her şeyden önce açıkça söylemek gerekir ki sendikalar vazgeçilmezdir.

İşçi sınıfı günlük yaşamın ve üretim sürecinin içinde ilk olarak sendikal mücadele aracılığıyla örgütlenir.

Ücret, çalışma koşulları, iş güvencesi ve sosyal haklar mücadelesi sınıfın en temel okuludur.

Ancak tarih bize başka bir gerçeği de göstermiştir:

Sendikal mücadele tek başına sermaye düzenini aşamaz.

Sendikalar sömürüyü sınırlandırabilir.

Fakat sömürüyü ortadan kaldıracak olan siyasal mücadeledir.

İşte tam burada parti sorunu ortaya çıkar.

Parti, sınıfın yerine geçen bir yapı değildir.

Parti, sınıfın tarihsel çıkarlarını görünür hale getiren, dağınık mücadeleleri ortak bir stratejide birleştiren ve sınıfı siyasal özne haline getirmeye çalışan örgütlü iradedir.

Bugün sorun yalnızca işçilerin örgütsüzlüğü değildir.

Sorun, farklı sektörlere, farklı çalışma biçimlerine ve farklı yaşam alanlarına bölünmüş emekçilerin ortak bir siyasal yönelim etrafında birleşememesidir.

Sanayi işçisinin mücadelesi ile kuryenin mücadelesi, çağrı merkezi çalışanının sorunu ile yazılımcının sorunu, sağlık emekçisinin direnişi ile depo işçisinin direnişi aynı sınıfsal bütünlüğün parçalarıdır.

Bu bütünlüğü görünür kılacak olan yalnızca ekonomik mücadele değildir.

Siyasal mücadeledir.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca yeni örgütlenme biçimleri yaratmak değil, bu farklı mücadele alanlarını ortak bir sınıf perspektifinde birleştirecek devrimci siyasal hattı yeniden kurmaktır.

Çünkü sınıf kendiliğinden ortaya çıkar.

Ama siyasal özne kendiliğinden ortaya çıkmaz.

Siyasal özne; mücadele, bilinç, örgüt ve parti aracılığıyla oluşur.

Bugün dünyanın birçok yerinde madencilerin, lojistik işçilerinin, öğretmenlerin, sağlık emekçilerinin, kuryelerin ve güvencesiz çalışanların direnişleri yükseliyor.

Bu direnişler henüz birleşik bir sınıf hareketine dönüşmüş değildir.

Ama önemli bir gerçeği ortaya koyuyorlar:

Sermaye yeniden örgütlenirken emek de kendi yollarını aramaktadır.

Dolayısıyla mesele sınıfın var olup olmadığı değildir.

Mesele sınıfın kendi gücünü fark edip edemeyeceğidir.

Ve bu farkındalığın örgütlü bir siyasal güce dönüşüp dönüşemeyeceğidir.

Solun tarihsel görevi tam da burada başlamaktadır.

Sınıfı keşfetmek değil…

Sınıfın görünür hale gelmesini sağlamak.

Sınıfı yaratmak değil…

Sınıfın siyasal özneleşmesine katkı sunmak.

Sendikalarla ekonomik mücadeleyi büyütmek.

Toplumsal örgütlenmelerle dayanışmayı geliştirmek.

Ve parti aracılığıyla bütün bu mücadeleleri ortak bir strateji ve iktidar perspektifi içerisinde birleştirmek.

Çünkü nihai mesele yalnızca direnmek değildir.

Nihai mesele, sermaye egemenliğini aşabilecek toplumsal ve siyasal gücü yaratmaktır.

Belki de bütün bu dizinin sonunda söylenebilecek en temel cümle şudur:

Yenilgi kalıcı değildir.

Kalıcı olan kapitalizmin ürettiği çelişkilerdir.

Bu çelişkiler sürdükçe sınıf mücadelesi de sürecektir.

Görevimiz geçmişin örgüt biçimlerini tekrarlamak değil; bugünün emek gerçekliğini kavrayarak sınıfın sendikal, toplumsal ve siyasal örgütlenmesini yeniden kurmaktır.

Çünkü tarih henüz son sözünü söylemedi.

Ve o son söz, örgütlü bir sınıf hareketi ile onu siyasal hedefe taşıyacak devrimci öncülük arasındaki bağ yeniden kurulduğunda söylenecektir.