(Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? – 8)
Bugüne kadar izlediğimiz hat, sınıfın ortadan kalkmadığını ama parçalanarak yeniden üretildiğini, bu parçalanmanın neoliberalizmle kalıcı hale geldiğini ve solun bu dönüşümü teorik olarak okuyamaması nedeniyle çok yönlü bir savrulma yaşadığını gösterdi. Şimdi artık bu zincirin son halkasındayız. Çünkü eğer sınıf hâlâ varsa ama biçim değiştirdiyse, mesele yalnızca analiz değil, yeni bir örgütlenme ve yeni bir mücadele biçimi meselesidir.
Bugünün dünyasında emek artık yalnızca fabrikada tanımlanmıyor. Üretim süreçleri mekânsal olarak dağılmış durumda. Bir ürünün ortaya çıkışı, farklı coğrafyalara yayılmış işçilerin, farklı statülerde çalışan emekçilerin ve giderek artan biçimde dijital sistemlerin içinde gerçekleşiyor. Lojistik ağlar, çağrı merkezleri, depo sistemleri, hizmet sektörü, platform çalışmaları ve uzaktan kontrol edilen üretim biçimleri artık sınıfın yeni görünümünü oluşturuyor.
Bu dönüşümün en kritik yönü, emeğin yalnızca parçalanması değil, aynı zamanda görünmezleşmesidir. Emek süreci artık tek bir mekânda, tek bir üretim ilişkisi içinde gözlemlenemiyor. Üretim zinciri küreselleştikçe, emek de parçalanıyor ve bu parçalanma sınıf bilincini zayıflatıyor. Çünkü sınıf bilinci yalnızca ekonomik konumdan değil, ortak deneyimden de beslenir.
Tam da bu noktada yeni bir unsur devreye giriyor: dijitalleşme ve yapay zekâ.
Yapay zeka, çoğu zaman emek sürecinin dışında, teknik bir gelişme gibi sunuluyor. Oysa gerçeklik bunun tersidir. Yapay zeka, doğrudan emek süreçlerinin içine yerleşmiş bir kontrol ve düzenleme mekanizmasıdır. Algoritmalar artık işin nasıl yapılacağını belirliyor, performansı ölçüyor, emek yoğunluğunu düzenliyor ve hatta işçinin hareket alanını tanımlıyor. Bu, klasik anlamda “işveren” kavramını bile değiştiriyor.
Artık sermaye sadece insan yönetmiyor; aynı zamanda veriyle, algoritmayla ve otomasyonla emek sürecini yeniden kuruyor.
Bu durum yeni bir sınıf gerçeği yaratıyor. Çünkü emek yalnızca fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da denetleniyor. Çağrı merkezlerinde konuşma süreleri, platform çalışanlarında puan sistemleri, depo çalışanlarında hareket algoritmaları ve dijital işlerde üretkenlik ölçümleri artık emeğin doğrudan parçası haline gelmiş durumda. Emek sadece sömürülmüyor; aynı zamanda sürekli ölçülüyor, izleniyor ve optimize ediliyor.
Bu noktada temel soru şudur: Bu kadar parçalanmış, dijitalleşmiş ve görünmezleşmiş bir emek yapısı içinde sınıf nasıl yeniden kurulabilir?
Bu soru bizi geçmişin örgütlenme biçimlerine geri götürmez. Çünkü klasik fabrika modeli artık tüm toplumu açıklamaya yetmez. Bugün sınıfı yeniden kurmak, farklı emek biçimlerini birleştirebilecek yeni bir teorik ve politik çerçeve gerektirir.
Bu çerçevenin ilk adımı, emekçiler arasındaki görünmez bağları yeniden görünür kılmaktır. Bir çağrı merkezi çalışanı ile bir depo işçisi, bir platform kuryesi ile bir temizlik emekçisi, bir yazılım işçisi ile bir hizmet çalışanı arasında doğrudan görünmeyen ama yapısal olarak ortak olan bir ilişki vardır. Bu ilişki, sermayenin farklı biçimlerde örgütlediği aynı sömürü mekanizmasına dayanır.
İkinci adım, emeğin dijital kontrol mekanizmalarını anlamaktır. Yapay zeka yalnızca teknolojik bir araç değildir; aynı zamanda yeni bir disiplin biçimidir. Emek süreçlerinin algoritmalarla yönetilmesi, sınıf ilişkisini ortadan kaldırmaz; yalnızca daha soyut ve daha karmaşık hale getirir.
Üçüncü adım ise örgütlenme meselesidir. Bugünün dünyasında örgütlenme, yalnızca fiziksel mekanlarda değil, parçalı ve dağınık emek alanları içinde yeniden düşünülmek zorundadır. Bu, klasik sendikal biçimlerin ötesine geçen bir ihtiyacı ifade eder. Çünkü sendikalar büyük ölçüde sanayi döneminin yoğunlaşmış emeğine dayanıyordu. Oysa bugün emek hem mekansal hem zamansal olarak dağılmış durumda.
Bu da bize şunu gösterir: Sınıfın yeniden kuruluşu, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda teknolojik ve toplumsal bir yeniden örgütlenme meselesidir.
Ama burada kritik bir nokta vardır. Bu yeniden kuruluş, kendiliğinden gerçekleşmez. Ne teknoloji ne de piyasa kendi içinde bir eşitlik üretir. Aksine, mevcut eğilimler eşitsizliği daha da derinleştirme yönündedir. Bu nedenle sınıfın yeniden kurulması, bilinçli bir politik müdahale gerektirir.
Bu müdahale yalnızca tepki üretmek değil, yeni bir bütünlük kurmak anlamına gelir. Parçalanmış emek biçimlerini ortak bir siyasal hatta bağlayabilmek, bugünün en temel stratejik sorusudur.
Burada geçmişin ezberlerine dönmek mümkün değildir. Ne sadece fabrika merkezli bir sınıf anlayışı ne de yalnızca kimlik temelli bir siyaset bu dönüşümü açıklayabilir. İhtiyaç duyulan şey, sınıfın yeni biçimini kavrayabilen, teknolojiyi, dijitalleşmeyi ve küresel emek ağlarını içine alan geniş bir teorik çerçevedir.
Bu nedenle bugünün meselesi yalnızca “ne oldu?” sorusu değil, aynı zamanda “ne olabilir?” sorusudur.
Eğer sınıf yeniden kurulabiliyorsa, bu yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil, aynı zamanda siyasal bir yeniden doğuş anlamına gelir. Çünkü sınıf, yalnızca bir sosyolojik kategori değil, tarihsel bir özne olma potansiyelidir.
Bu potansiyel kaybolmuş değildir. Sadece dağılmıştır. Ve dağılmış olan şey, yeniden bir araya getirilebilir.
Bu yazı dizisinin vardığı yer tam da burasıdır. Başlangıçta yenilgiyi, parçalanmayı ve teorik zayıflığı konuştuk. Şimdi geldiğimiz yer, yeniden kurma imkanıdır.
Ama bu imkân kendiliğinden bir umut değildir. Bir yön, bir strateji ve en önemlisi bir örgütlenme meselesidir.
Soru artık şudur: Dağıtılmış sınıf nasıl yeniden bir politik özne haline getirilebilir?
Cevap, bu sorunun içinde gizlidir.
Yorum bırakın