⛓️Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? -9)
Eğer önceki yazılarda ortaya koyduğumuz tabloyu bir bütün olarak düşünürsek, karşımıza oldukça net bir sonuç çıkar: solun savrulması bir irade zayıflığı değil, tarihsel, ekonomik ve teorik bir kırılmanın ürünüdür. 12 Eylül ile başlayan süreç, neoliberal yeniden yapılanma ile derinleşmiş; sınıfın parçalanması, örgütsel zeminlerin çözülmesi ve teorik çerçevenin zayıflamasıyla birlikte sol kendi merkezini kaybetmiştir.
Ama burada asıl kritik soru şudur: Eğer bu bir çözülme süreciyse, geri dönüş mümkün müdür? Daha açık sorarsak, sınıf hattı yeniden kurulabilir mi?
Bu soruya verilecek yanıt, romantik bir “eski günlere dönüş” özlemi olamaz. Çünkü ne üretim ilişkileri aynı kalmıştır, ne emek süreçleri, ne de kapitalizmin örgütlenme biçimi. Dolayısıyla mesele geçmişi yeniden üretmek değil, bugünü doğru kavramaktır.
Bugünün gerçekliği şudur: sınıf ortadan kalkmamış, tersine genişlemiş ama parçalanmıştır. Fabrika merkezli yoğunlaşma dağılmış, emek toplumsal hayatın tüm alanlarına yayılmıştır. Bu durum, sınıfın zayıflaması değil, sınıfın yeni bir biçime geçişidir. Ama bu yeni biçim, eski örgütlenme kalıplarıyla kavranamaz.
O halde ilk görev, sınıfı yeniden “görünür” kılmaktır. Görünürlük burada yalnızca teorik bir mesele değildir; siyasal bir müdahaledir. Çünkü parçalanmış emek biçimleri, kendilerini sınıf olarak görmedikleri sürece, kapitalizmin bütünlüğü içinde birleşemezler.
Bugün çağrı merkezinde çalışan emekçiyle depoda çalışan işçi, kuryeyle belediye taşeron işçisi, hizmet sektöründeki güvencesiz emekçiyle platform çalışanı arasında ortaklık ancak bir bilinç müdahalesiyle kurulabilir. Bu bilinç, kendiliğinden oluşmaz. Tarihsel olarak örgütlenmiş bir siyasal akıl gerektirir.
Bu noktada yeniden üretilecek olan şey, sadece örgüt değil, sınıf fikrinin kendisidir.
Sınıf fikri yeniden kurulmadıkça, hiçbir siyasal strateji kalıcı olamaz. Çünkü kimlik temelli siyaset, devlet merkezli refleksler ya da parlamenter beklentiler, sınıfın yerini dolduramaz; sadece onun boşluğunu yönetir.
Bu nedenle çıkışın ilk koşulu teoriktir: sınıfı yeniden düşünmek.
Ama bu yeterli değildir.
İkinci koşul örgütseldir. Çünkü sınıf fikri, örgütlenmediği sürece maddi bir güç haline gelmez. Bugün ihtiyaç duyulan şey, klasik anlamda dar örgüt modelleri değil, parçalanmış emeği birleştirecek yeni türden örgütlenme biçimleridir. Bu biçimler yalnızca fabrika merkezli değil, hizmet, platform ve güvencesiz emek alanlarını da kapsamak zorundadır.
Üçüncü koşul ise stratejiktir. Solun en büyük kayıplarından biri, uzun vadeli dönüşüm perspektifini kaybetmiş olmasıdır. Güncel siyasal refleksler, stratejinin yerini almıştır. Oysa strateji, yalnızca bugünü değil, geleceği de kurma iradesidir.
Bu üç alan —teori, örgüt ve strateji— yeniden birleşmediği sürece, solun toparlanması mümkün değildir.
Ama burada bir yanlış anlaşılmaya dikkat etmek gerekir: sınıf hattının yeniden kurulması, diğer mücadele alanlarını reddetmek anlamına gelmez. Kimlik mücadeleleri, demokratik hak talepleri ya da anti-otoriter itirazlar gerçek ve meşrudur. Ancak bunlar sınıf perspektifinden koparıldığında, sistem içinde eritilirler. Birleştirici olan şey sınıftır; parçalı olanı bir araya getirebilecek tek eksen odur.
Dolayısıyla mesele, kimlik siyasetini reddetmek değil, onu sınıf siyaseti içinde yeniden konumlandırmaktır.
Bugün yeniden düşünülmesi gereken şey tam olarak budur: parçalanmış toplumsal gerçeklik nasıl yeniden bir sınıf bütünlüğü içinde kavranabilir?
Bu sorunun cevabı verilmeden hiçbir çıkış mümkün değildir.
Ama eğer bu kavrayış yeniden kurulabilirse, solun tarihsel iddiası da yeniden anlam kazanabilir. Çünkü sosyalizm, yalnızca bir eşitlik ideali değil, sınıfın kolektif gücüne dayanan bir dönüşüm projesidir.
Şimdi son soruya geliyoruz: Bu teorik ve stratejik yeniden kuruluş, nasıl bir örgütsel biçim gerektirir? Ve bugünün koşullarında bu biçim nasıl kurulabilir?
Bir sonraki yazı, dizinin finali olacak.
Yorum bırakın