Akın Öztürk- 23 Haziran 2026
(⛓️Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu? – Ek Yazı)
Bu yazıyla birlikte “Yenilginin Gölgesinde: Sol Neden Savruldu?” dizisini tamamlamayı düşünüyordum. Ancak yazılar boyunca yapılan tartışmalar, gelen eleştiriler ve katkılar önemli bir eksikliği yeniden düşünmeme neden oldu.
Dizi boyunca Türkiye solunun yaşadığı savrulmayı büyük ölçüde 12 Eylül’ün yarattığı örgütsel yıkımın, emperyalist-kapitalist sistemin neoliberal dönüşümünün, sınıfı ideolojik, politik ve örgütsel olarak likide etmesi üzerinden ele aldım. Bunlar kuşkusuz belirleyici etkenlerdi. Ancak geriye dönüp baktığımda hem Türkiye’de hem de dünyada komünist hareket üzerinde derin etkiler yaratan bir başka tarihsel kırılmayı yeterince ele almadığımı fark ettim.
Bu kırılma, Sovyetler Birliği’nin çözülüşüdür.
Çünkü 12 Eylül Türkiye solunun örgütsel gücünü zayıflatmıştı; fakat Sovyetler Birliğinin çözülmesinden sonra yaşananlar, dünya komünist hareketinin ideolojik, politik ve örgütsel merkezinin (beyninin) dağılması, yalnızca örgütleri değil, sosyalizme duyulan güveni, geleceğe ilişkin tasavvurları ve komünist hareketin ideolojik referanslarını da derinden sarstı.
Bu nedenle solun savruluşunu yalnızca Türkiye’nin iç dinamikleriyle değil, dünya komünist hareketinin yaşadığı tarihsel kırılmayla birlikte değerlendirmek gerekiyor.
SSCB’nin çözülüşü yalnızca bir coğrafyada sosyalizm kuruculuğunun dağılması değildi.
Milyonlarca insan ve uygarlığın geri kalanı için sosyalizmin somut varlığının ortadan kalkması anlamına geliyordu. Bu durum dünyanın geri kalanı için moral merkezin likidasyonu oldu.
Kuşkusuz Sovyet deneyiminin ciddi sorunları vardı. Değer yasasının işletilememesinden, yeni insanın üretilememesine, Bürokratikleşmeye, demokratik katılımın daralmasından, ekonomik üretkenliğin tıkanmasına (üretim-dağıtım-bölüşüm zinciri bozuktu) ve siyasal katılığın yarattığı sorunlar yıllardır tartışılıyordu. Vb. birçok neden sıralanabilir…
Ancak bütün bu sorunlara rağmen SSCB, dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar açısından kapitalizme alternatif bir toplumsal sistemin mümkün olduğunu gösteren tarihsel bir gerçeklikti.
Bu nedenle 1991’de çöken yalnızca Sovyetler Birliği olmadı.
Sarsılan şey, milyonlarca insanın geleceğe ilişkin inancıydı.
Kapitalizmin sonsuz olmadığı düşüncesiydi.
Başka bir dünyanın mümkün olduğu fikriydi.
SSCB’nin çözülüşünden sonra, dünya emperyalist kapitalist sistemi büyük bir ideolojik, politik ve örgütsel saldırı başlattı.
Kapitalizm artık rakipsizdi.
Sosyalizm yenilmişti.
Sınıf mücadelesi bitmişti.
Hatta insanlığın ideolojik gelişimi tamamlanmıştı.
“Tarihin sonu” ilan edildi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda bu iddiaların ne kadar büyük bir yanılsama olduğu açıkça görülüyor.
Çünkü SSCB’nin çözülüşünden sonra dünya daha demokratik, daha eşitlikçi ve daha barışçıl bir yer haline gelmedi.
Tam tersine…
Yugoslavya parçalandı.
Irak işgal edildi.
Afganistan işgal edildi.
Libya yıkıma sürüklendi.
Suriye savaşın içine çekildi.
Gelir eşitsizlikleri tarihsel rekorlar kırdı.
Küresel şirketler devletlerden daha güçlü hale geldi.
Demek ki çöken şey tarihin kendisi değildi.
Çöken belirli bir tarihsel sosyalizm modeliydi.
Fakat dünya solu uzun süre bu ayrımı yapmakta zorlandı.
Solun Büyük Savruluşu :
SSCB’nin çözülüşü sonrasında dünya komünist hareketi derin ideolojik, politik ve örgütsel bir buhran yaşadı. Yaşamaya devam ediyor.
Bu krizin etkileri ülkeden ülkeye farklılık gösterse de genel eğilimler benzerdi.
Bir kesim sosyalizmin tarihsel olarak yenildiğini düşündü ve emperyalist kapitalist liberalizme yöneldi.
Bir kesim sınıf siyasetini geri plana iterek kimlik merkezli siyasetlere yöneldi.
Bir kesim geçmiş deneyimi bütünüyle reddetti.
Bir başka kesim ise yaşananları anlamaya çalışmak yerine geçmişi kutsallaştıran bir savunma hattına çekildi.
Böylece iki uç ortaya çıktı:
Bir tarafta sosyalizmden vazgeçenler…
Diğer tarafta sosyalizmi tartışılmaz bir dogmaya dönüştürenler…
Oysa Marksizm ne teslimiyeti ne de dogmatizmi kabul eder.
Marksizm, tarihi anlamaya ve değiştirmeye çalışan eleştirel bir düşünce ve mücadele geleneğidir.
Türkiye Soluna Yansımaları:
Türkiye solu da bu gelişmelerden bağımsız değildi.
12 Eylül’ün yarattığı ağır tahribatın ardından gelen SSCB’nin çözülüşü, zaten zayıflamış olan örgütlü yapılar üzerinde yıkıcı etki yaptı.
Birçok kadro mücadeleden uzaklaştı.
Birçok örgüt yönünü kaybetti.
Marksizm’den uzaklaşan eğilimler güç kazandı.
Sınıf siyaseti geri çekilirken, parçalı ve dağınık siyasal yaklaşımlar öne çıktı.
Bu nedenle Türkiye solunun yaşadığı savruluşu yalnızca 12 Eylül ile açıklamak eksik kalır.
12 Eylül örgütsel zemini sarstı.
SSCB’nin çözülmesi ise ideolojik, politik ve örgütsel zemini ölümcül olarak yıktı.
Birincisi bedene vurdu.
İkincisi bilince vurdu.
Bugünkü tabloyu yaratan da bu iki tarihsel kırılmanın birleşik etkisidir.
Bugün Ne Yapmalı?
Çağımız bir geri çekilme çağı, aynı zamanda yeni ve daha büyük çelişkilerin ve devrimlerin çağıdır.
Aradan geçen yıllar önemli bir gerçeği ortaya çıkardı.
Emperyalist kapitalizmin zafer ilanı kalıcı olmadı.
Sermayenin krizleri devam etti, buhrana dönüştü.
Savaşlar devam etti.
Sömürü devam etti.
İşçi sınıfı ortadan kalkmadı.
Sınıf mücadelesi sona ermedi.
Tam tersine yeni biçimler altında yeniden ortaya çıktı.
Kuryelerden depo işçilerine, çağrı merkezlerinden bilişim emekçilerine kadar uzanan yeni emek dünyası, kapitalizmin çelişkilerinin sürdüğünü gösteriyor.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey ne geçmişi reddetmek ne de geçmişe sığınmaktır.
İhtiyaç duyulan şey, sosyalist deneyimlerin başarılarını ve hatalarını birlikte değerlendirerek geleceğe bakabilmektir.
SSCB’nin çözülüşünden alınacak en önemli ders belki de budur.
Tarihi ne kutsallaştırmak ne de inkâr etmek.
Onu anlamak.
Ondan öğrenmek.
Ve mücadeleyi bulunduğumuz yerden yeniden kurmak.
Bu yazı dizisi boyunca bir sorunun peşinden gittik:
Sol neden savruldu?
Şimdi buna bir yanıt daha ekleyebiliriz.
Çünkü sol yalnızca baskılar nedeniyle savrulmadı.
Yalnızca emperyalist kapitalizmin neoliberalizmi nedeniyle savrulmadı.
Yalnızca sınıfın parçalanması nedeniyle savrulmadı.
Aynı zamanda dünya komünist hareketinin yaşadığı tarihsel yenilginin yarattığı ideolojik yıkılma nedeniyle de savruldu.
Fakat bugün hâlâ aynı yerde duran bir gerçek var:
Emperyalist Kapitalizm insanlığın sorunlarını çözemiyor.
Sömürü sürüyor.
Eşitsizlik sürüyor.
Savaşlar sürüyor.
Dolayısıyla sosyalizm fikrini ortaya çıkaran tarihsel nedenler de ortadan kalkmış değil.
Belki de asıl mesele budur.
Bir tarihsel deneyim sona ermiş olabilir.
Ama insanlığın eşitlik, özgürlük ve sömürüsüz bir dünya arayışı sona ermiş değildir.
Bu nedenle yenilginin gölgesinde kalmak değil, yenilgiden öğrenerek geleceğe yürümek gerekir.
Ve yeniden gelmek ve gelecek olana hazır olmak gerekir.
Yine geleceğiz…..
Yorum bırakın