♻️Yeniden Kuruluş – II:

Sermaye Neden Değişti? Sol Neden Aynı Kaldı?

Akın Öztürk19 Temmuz 2026

İlk yazıda birlikte şu sorunun peşinden gitmeye çalışmıştık:

Kapitalizm gerçekten değişti mi?

Bu soruya “evet” diyorsak, şimdi doğal olarak ikinci bir soruyla karşı karşıyayız:

Peki neden değişti?

Çünkü kapitalizm hiçbir zaman durağan bir üretim sistemi olmadı. Onu diğer üretim biçimlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri, kendisini sürekli yeniden üretmek ve yeniden örgütlemek zorunda olmasıdır. Rekabetin baskısı altında üretim tekniklerini değiştirmeye, emeğin örgütlenmesini yeniden biçimlendirmeye ve yeni kar alanları yaratmaya mecburdur.

Marks’ın “üretim araçlarının durmaksızın devrimcileştirilmesi” derken işaret ettiği de tam olarak budur. Kapitalizm değişmeyi sevdiği için değil, değişmediği takdirde geride kalacağı için değişir. Değişemeyen sermaye, daha güçlü rakipleri karşısında ayakta kalamaz.

Bugün yaşadığımız dijital dönüşüm de bu tarihsel zorunluluğun yeni bir ifadesidir.

Yapay zeka, büyük veri, platform ekonomisi, otomasyon ve algoritmik yönetim gökten düşmüş teknolojik mucizeler değildir. Bunlar sermayenin üretkenliği artırma, maliyetleri düşürme, rekabet üstünlüğü sağlama ve kar oranlarını koruma arayışının ürünüdür. Teknoloji, kapitalizmin dışında gelişen tarafsız bir güç değil; sermayenin güncel ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen bir üretim aracıdır.

Bunu günlük yaşamdan basit bir örnekle düşünelim.

Bugün milyonlarca insan yapay zeka uygulamalarını kullanıyor. Dışarıdan bakıldığında bütün işi bilgisayar yapıyormuş gibi görünüyor. Oysa ekranın arkasında görünmeyen devasa bir emek örgütlenmesi var. Veri merkezlerini kuran işçiler, çipleri üreten fabrikalar, madenlerden hammadde çıkaran emekçiler, yazılımcılar, elektrik altyapısını işleten çalışanlar… Yapay zeka gökten inmedi; milyonlarca insanın ortak emeği üzerinde yükseldi. Görünen teknoloji olsa da, onu mümkün kılan emektir.

Buraya kadar anlattıklarımız doğruysa, şimdi başka bir soruyu daha sormamız gerekiyor:

Sosyalist hareket bu büyük dönüşümü yeterince okuyabildi mi?

Bana göre burada iki farklı ama aynı ölçüde sorunlu yaklaşım ortaya çıktı.

Birinci yaklaşım, değişimi küçümsedi. Fabrikayı, üretimi ve işçi sınıfını hala yarım yüzyıl önceki biçimleriyle düşünmeye devam etti. Dijitalleşme çoğu zaman yalnızca teknik bir yenilik olarak görüldü.

Oysa bugün üretim yalnızca fabrikanın duvarları içinde gerçekleşmiyor. Lojistik merkezleri, veri merkezleri, yazılım laboratuvarları, platform şirketleri ve küresel tedarik zincirleri üretimin ayrılmaz parçaları haline geldi. Sermaye üretimin mekanını genişletirken, emek sürecini de görünürde parçalayıp gerçekte çok daha sıkı bir bütünlük içinde yeniden örgütledi.

İkinci yaklaşım ise bunun tam tersine savruldu.

Bu kez teknoloji öylesine belirleyici görüldü ki, sınıf ilişkilerinin çözülmekte olduğu ileri sürüldü. Yapay zekanın emeği ortadan kaldıracağı, üretimin artık emek olmadan sürdürülebileceği, hatta işçi sınıfının tarihsel rolünü yitirdiği iddia edildi.

Peki gerçekten öyle mi?

Bence burada da önemli bir yanılgı var.

Çünkü hiçbir makine, hiçbir yazılım ve hiçbir yapay zeka sistemi kendi başına değer üretmez. Bunların tamamı, canlı emekle kurdukları ilişki içinde sermaye açısından anlam kazanır.

Bunu başka bir örnek üzerinden düşünelim.

Bir cep telefonunu ele alalım. Tasarımı ABD’de yapılmış olabilir. İşlemcisi Tayvan’da üretilmiştir. Ekranı Güney Kore’den gelmiştir. Montajı Çin’de tamamlanmıştır. Yazılımına Hindistan’daki mühendisler katkı sunmuştur. Satışı ise Türkiye’de yapılmaktadır.

İlk bakışta birbirinden kopuk görünen bütün bu süreçler, gerçekte tek bir küresel üretim organizasyonunun parçalarıdır. Milyonlarca emekçinin ortak çalışması olmadan o telefonun ortaya çıkması mümkün değildir. Sermaye küresel ölçekte üretimi parçalarken, aynı zamanda onu çok daha merkezî biçimde yönetmektedir.

İşte tam da bu nedenle bugün değişen şey, emek-sermaye çelişkisinin ortadan kalkması değildir.

Değişen, bu çelişkinin ortaya çıkış biçimleridir.

Belki de Marksizmin en güçlü yanı burada ortaya çıkıyor. Marksizm teknolojiyi ne küçümser ne de onu tarihin bağımsız öznesi haline getirir. Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki diyalektik bağı birlikte ele alır.

İşte sosyalist hareketin yeniden çözmesi gereken düğüm de tam burada duruyor.

Eğer kapitalizmin bugünkü örgütlenişini doğru kavrayamazsak, ona karşı geliştireceğimiz siyasal mücadele de geçmişin kalıplarını aşamaz.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyduğumuz şey teknoloji hayranlığı da değildir, teknoloji korkusu da değildir.

İhtiyaç duyduğumuz şey, kapitalizmin güncel hareket yasalarını Marks’ın yönteminden hareketle yeniden çözümleyebilmektir.

Çünkü yöntem canlı kaldığı sürece teori de canlı kalır.

Ezberler ise eninde sonunda tarihin gerisinde kalır.

Belki de bunu anlamanın en kolay yolu, gündelik hayatımıza biraz daha dikkatle bakmaktır.

Bugün kapımıza sipariş getiren bir kurye, evinden dünyanın başka bir ülkesi için yazılım geliştiren bir mühendis, bir veri merkezinde çalışan teknisyen ya da dev bir lojistik deposunda algoritmaların belirlediği tempoyla çalışan bir işçi… İlk bakışta birbirinden çok farklı dünyaların insanları gibi görünüyor.

Oysa hepsinin ortak bir özelliği var. Hepsi emek güçlerini satarak yaşamlarını sürdürüyor ve kapitalizmin bugünkü üretim örgütlenmesinin farklı halkalarını oluşturuyor.

Belki de değişen işçi sınıfının kendisi değil; onu anlamak için kullandığımız eski kalıplardır.

Ve belki de şimdi asıl soruya geldik.

Gerçekten işçi sınıfı küçülüyor mu?

Yoksa gözümüzün önünde yeniden biçimlenirken, biz onu hala dünün üretim modeli ve dünün gözlükleriyle okumaya çalıştığımız için mi göremiyoruz?

Bir sonraki yazıda birlikte tam da bu sorunun peşinden gitmeye çalışacağız.