🗞️Çerçeve Yasa: Barışın Kapısı mı, Yeni Bir Bölgesel Düzenin Parçası mı?

Akın Öztürk – Ağustos 2026

Türkiye, uzun yıllardır çözülemeyen Kürt sorununda yeni bir döneme giriyor.

PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme ve kendisini feshetme yönündeki sürecinin ardından gündeme gelen Çerçeve Yasa, bu dönemin ilk somut adımlarından biri olarak görülüyor.

Silahların susması önemlidir. Kırk yılı aşkın çatışmanın sona ermesi Türklerin de Kürtlerin de çıkarınadır. Binlerce insanın yaşamını kaybettiği bir ülkede barış ihtimalini küçümsemek mümkün değildir.

Ancak barışı savunmak, yaşanan gelişmeleri sorgulamadan kabul etmek anlamına gelmez.

Tam tersine, önce şu soruyu sormamız gerekiyor:

Neden şimdi?

Kürt sorunu dün ortaya çıkmadı. Kürt halkının kimlik, ana dil, eşit yurttaşlık ve siyasal katılım talepleri de yeni değil.

Öyleyse yıllarca Öcalan’ın adının anılmasını bile siyasal suç haline getiren devlet neden bugün onun çağrısını sürecin merkezine yerleştiriyor? Üstelik bu kapıyı açan siyasal çıkış neden Devlet Bahçeli’den geliyor?

Bu değişimi yalnızca kişilerin niyetleriyle açıklayamayız.

Asıl bakmamız gereken, Türkiye devletinin ihtiyaçlarını değiştiren koşullardır.

Kürt sorunu aynı yerde, Ortadoğu başka yerde

Son otuz yılda Ortadoğu büyük ölçüde değişti.

Irak işgal edildi. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi kalıcı bir siyasal yapı haline geldi. Suriye parçalandı. Suriye’nin kuzeyinde Kürtler önemli bir askeri ve siyasal güç olarak ortaya çıktı. ABD ile Kürt güçleri arasında doğrudan ilişkiler kuruldu. İran, İsrail, Türkiye ve küresel güçler arasındaki mücadele bölgenin dengelerini değiştirdi.

Dolayısıyla Türkiye’deki Kürt sorununu artık yalnız Türkiye sınırları içinde ele almak mümkün değildir.

Burada önemli bir çelişki var.

PKK’nin Türkiye içindeki silahlı hareket alanının daraldığı ve devletin askeri bakımdan kendisini daha güçlü hissettiği bir dönemde müzakere kapısı açılıyor.

Fakat aynı dönemde Kürt meselesinin bölgesel önemi büyüyor.

Başka bir ifadeyle, PKK’nin Türkiye’deki klasik silahlı mücadele kapasitesi gerilerken Kürt hareketinin Ortadoğu denklemindeki siyasal ağırlığı artıyor.

Bugünkü süreci anlamanın anahtarlarından biri budur.

Elbette elli yıllık mücadele, ödenen ağır bedeller ve Kürt halkında oluşan siyasal bilinç bugünkü tablonun parçalarıdır. Bunları yok sayamayız.

Ama tarih yalnız bir tarafın iradesiyle ilerlemez.

Devlet de hesap yapıyor. Sermaye de hesap yapıyor. Bölgesel ve küresel güçler de hesap yapıyor.

Asıl mesele bu hesapların neden bugün aynı kavşakta buluştuğunu anlayabilmektir.

Emperyalizmi görmeden Ortadoğu okunabilir mi?

Ortadoğu’nun son otuz yılını ABD’nin müdahalelerinden bağımsız açıklamak mümkün değildir.

Irak’ın işgalinden Suriye savaşına, askeri üslerden enerji yollarına kadar bugünkü bölgesel düzenin oluşmasında ABD’nin önemli bir rolü oldu. Büyük Ortadoğu Projesi adı altında gündeme getirilen yeniden yapılanma arayışlarını da bu tarihsel sürecin dışında düşünemeyiz.

Fakat buradan “ABD planladı, herkes uyguluyor” sonucuna varmak da doğru değildir.

Türkiye yalnızca kendisine söyleneni yapan edilgen bir ülke değildir. Devletin güvenlik ve bölgesel güç hesapları, Türkiye sermayesinin ise yeni pazar ve yatırım arayışları vardır.

Bu nedenle Washington’a bakmalıyız; ama Ankara’ya, Şam’a, Erbil’e, Bağdat’a ve bölgedeki sermaye hareketlerine de bakmalıyız.

Barışın da bir ekonomi politiği var

Ortadoğu’da yalnız siyasal ittifaklar yeniden kurulmuyor.

Yeni ticaret yolları, enerji hatları, lojistik koridorları ve pazarlar da oluşuyor.

Irak’tan Türkiye’ye ve Avrupa’ya uzanması planlanan Kalkınma Yolu, Suriye’nin yeniden inşası ve bölgedeki yeni enerji ve ulaştırma projeleri milyarlarca dolarlık ekonomik alanlar yaratıyor.

Sermaye için savaş kimi zaman kazanç alanları yaratırken başka bir aşamada istikrar, güvenli ticaret yolları ve yeni pazarlar daha önemli hale gelebilir.

Bu nedenle savaşın da barışın da bir ekonomi politiği vardır.

Türkiye sermayesinin Ortadoğu’da büyüme arayışı ile devletin Kürt sorununda yeni bir yol araması arasında hiçbir ilişki olmadığını varsayamayız.

Hangi Kürtler, hangi Türkler?

Süreç tartışılırken devlet, Öcalan, PKK, DEM Parti, ABD ve Suriye konuşuluyor.

Fakat Türk ve Kürt emekçileri çoğu zaman yalnızca “halklar” denilerek aynı başlık altında toplanıyor.

Oysa halklar kendi içlerinde sınıfsız değildir.

Kürt toplumunda da işçi vardır, patron vardır; yoksul vardır, sermaye sahibi vardır. Türk toplumunda olduğu gibi.

Bu nedenle yalnızca “Kürtler ne kazanacak?” veya “Türkler ne kazanacak?” diye soramayız.

Hangi Kürtler, hangi Türkler?

Yeni ticaret yollarından kim kazanacak?

Suriye’nin yeniden inşasından kim pay alacak?

Ve yıllardır savaşın bedelini çocuklarıyla, vergileriyle ve yoksulluğuyla ödeyen emekçiler bu yeni düzenden ne elde edecek?

Kürt emekçisinin ana dilini özgürce kullanabilmesi, kimliğinin tanınması ve demokratik haklarının güvence altına alınması vazgeçilmezdir.

Ama Kürt işçisinin patronuyla arasındaki çelişki, Kürt kimliğinin tanınmasıyla ortadan kalkmaz. Türk işçisinin çıkarı da devletin bölgesel gücünün büyümesiyle kendiliğinden gerçekleşmez.

Birbirine karşı savaştırılan Türk ve Kürt yoksullarının gerçek ortaklığı, ancak kendi haklarını ve geleceklerini birlikte savunabildiklerinde kurulabilir.

Ne kuşkuculuk ne koşulsuz iyimserlik

Bugün iki kolay yaklaşımın dışında durmak gerekiyor.

Birincisi, her gelişmeyi “emperyalizmin projesi” diyerek Kürt halkının demokratik taleplerini ve barış ihtiyacını küçümsemektir.

İkincisi ise silahların susmasını, devletin ve bölgesel güçlerin hesaplarını sorgulamayı gereksiz hale getiren tarihsel bir zafer gibi görmektir.

Oysa ikisi aynı anda doğru olabilir:

Silahların susması gerçek bir kazanım olabilir; bu süreci ortaya çıkaran güçlerin başka hesapları da olabilir.

Devlet barış masasının bir tarafında diye demokratikleşmiş olmaz.

ABD süreci destekliyor diye Kürt halkının demokratik talepleri emperyalizmin talebine dönüşmez.

Emperyalizmin hesaplarını görmek de barışa karşı çıkmayı gerektirmez.

Asıl ihtiyaç bütün bu çelişkileri birlikte görebilmektir.

Bu nedenle Çerçeve Yasa ne küçümsenmesi gereken bir gelişmedir ne de demokratik bir geleceğin şimdiden verilmiş güvencesidir.

Belki yeni bir mücadele döneminin kapısını aralayabilir.

O kapıdan ne çıkacağını yalnız müzakere masasındakiler değil; Türkiye’nin demokratik güçleri, işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler ve Türküyle Kürdüyle bu ülkenin halkları da belirleyecek.

Bu nedenle soru yalnızca:

Barış olacak mı?

değildir.

Asıl soru şudur:

Nasıl bir barış ve kimin barışı?

Eğer kurulacak yeni düzen yalnızca devletin bölgesel çıkarlarını güçlendiriyor, Türk ve Kürt sermayesine yeni pazarlar açıyor fakat emekçilerin yaşamını değiştirmiyorsa buna gerçek bir toplumsal barış diyemeyiz.

Kalıcı barış; Kürt halkının demokratik haklarının güvence altına alındığı, Türk ve Kürt emekçilerinin birbirine düşmanlaştırılmadığı, kaynakların savaşa değil toplumsal ihtiyaçlara ayrıldığı ve insanların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olduğu bir düzenle mümkün olabilir.

Çünkü silahların susması barışın başlangıcıdır; barışın içeriğini ise silahlar sustuktan sonra kurulacak düzen belirleyecektir.


Yorumlar

Yorum bırakın